Archive for the Anti Faşizm (Anti Fascism) Category

press

Posted in Anti Faşizm (Anti Fascism), Anti Militarzim (Anti Militarism), film ( movie ), insan hakları (human rights), tarih (history), yakın tarih ( near history ) on Kasım 10, 2011 by anticopyrighttr

“bunlar gazeteci kılığında militanlar, birbirlerini vuruyorlar. devlet cinayet işlemez.”
dönemin başbakanı süleyman demirel*, 1992

*bu zat aynı zamanda “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” cümlesini de fütursuzca kuran zattı.

1990′ların başında yayın hayatına başladıktan kısa bir süre sonra devletin engellemeleri ve baskılarına maruz kalan gündem gazetesinin muhabirlerine yönelik baskılar, işkence ve cinayetler, yönetmen-senarist sedat yılmaz tarafından press  adıyla beyaz perdeye aktarıldı. ohal  dönemi koşullarında bölgede gazetecilik yapan gündem gazetesi muhabirlerinin yaşadıklarının anlatıldığı film,insana kaçınılmazca, özgürlükten,insan haklarından,basın etiğinden,gazetecilik vazifesinden bahsedip duran;bunu da özellikle hükümetten aldıkları teşvikler kesilince yapan “körler sağırlar birbirlerini ağırlar” medyasının egosantrik ve maddi-manevi cülusperver gazetecilerininin (??!!!!!) o zamanlarda neler yazdığını, nelerle uğraştığını ve nelere gözlerini ve vicdanlarını üç kuruşa kapatabildiklerini düşündürtüyor.

- gündem gazetesi 30 mayıs 1992’de yayına başladı.

- yayınlanan 580 sayısının 486’sı hakkında dava açıldı.

- gazete hakkında 3 kez 30 gün, 15 kez 15 gün, 2 kez 10 gün kapatma kararı verildi.

- 1993 yılından itibaren OHAL bölgesinde satışı yasaklandı.

- 14 nisan 1994’de mahkeme kararıyla tamamen kapatıldı.

- sorumlu yazıişleri müdürleri hakkında toplam 147 yıl hapis cezası, 20 milyar 45 milyon lira para cezası verildi.

- 1992 yılında öldürülen gazeteciler sıralamasında türkiye birinci oldu.

- 1992 yılında 14 gazeteci, 2 gazete dağıtımcısı öldürüldü.

- 1993 yılında 9 gazeteci, 13 gazete dağıtımcısı-bayi öldürüldü.

- 1994 yılında 7 gazeteci, 2 gazete dağıtımcısı öldürüldü.

in the first half of the 1990’s, on those days when intense skirmish between the kurdish guerillas and the turkish government took place, a handful of young journalists were struggling to proclaim the ongoing violations of human rights to the world. on those days of increasing pressure, the office staff fights both to survive and to reveal the facts. journalism is no longer a profession, but a a matter of life or death for them.

the english word was used in the original title of the film because of the double meaning of the word, both describing the work done and the pressure on the journalists.

türkçe / turkish !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/1559699349/press.part1.rar
https://rapidshare.com/files/1295374912/press.part2.rar

diyarbakır 5 no’lu cezaevi / diyarbakır prison no.5

Posted in Anti Faşizm (Anti Fascism), Belgesel (Documentary), cezaevleri ( jails ), Hapishaneler (Jails), insan hakları (human rights), yakın tarih ( near history ) on Ekim 12, 2011 by anticopyrighttr

belgesel; 12 eylül 1980 askeri darbesinden sonra en ağır insan hakları ihlalleriyle anılan diyarbakır 5 no’lu cezaevi’nde yaşananları,tutuklu ve hükümlülerin çoğunun kürt olduğu bu cezaevinde tüm tutuklulara, devletçe ne tür sistematik işkenceler yapıldığını ve nasıl türkleştirme politikalarının uygulandığını da gösteriyor.

dönemin askeri yetkilileri cezaevini bir “askeri okul” olarak nitelerken tutuklular o dönemi “vahşet yılları” olarak hatırlıyor. onlara göre bu vahşetin zincirlerini kırabilmek için de tek bir yol vardı o da direnmek veya kendini feda etmek. tutuklular zincirleri kırmak için mücadele ettiler.

the times gazetesine göre “dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi” arasında yer almaktadır. 1981 ve 1984 yılları arasında cezaevinde 34 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi sakat kaldı.

belgesel, cezaevinde yaşananları, direnenleri ve geride bıraktıklarını anlatıyor. “5 no’lu cezaevi: 1980-84″ belgeseli 30 yıl sonra yaşananları tanıkların ve yakınlarının diliyle aktarıyor.

director çayan demirel has turned the events that occurred at diyarbakır prison no.5 during and after the 1980 military coup into a documentary based on eye-witness accounts.

many politicians, artists, journalists and academics in turkey were put on trial and then sent to prison during and after the coup. the torture they were subjected to in the prisons has been slowly revealed over the years.

diyarbakır prison No.5 holds the most significant place among these prisons.

documentary filmmaker demirel, decided to contribute to revealing the torture that was carried out in the prison. he made a documentary called “diyarbakır No.5,” which focuses on kurdish prisoners, based on eye-witness accounts.

türkçe / turkish !!!

indir / download:
https://rapidshare.com/files/2164557460/diyarbakir.part1.rar
https://rapidshare.com/files/1111051179/diyarbakir.part2.rar
https://rapidshare.com/files/888510031/diyarbakir.part3.rar

medyada nefret söylemi / ocak – nisan 2011

Posted in Anti Faşizm (Anti Fascism), e-kitap ( e-book ), faydalı bilgiler ( useful info ), insan hakları (human rights), Medya (Media) on Temmuz 26, 2011 by anticopyrighttr

yapılan taramalara göre, ocak – nisan 2011 tarihleri arasında medyada yer alan nefret söylemi içerikli haberler…

in 2011, between  january and april, the hate speech based news that occured on turkish media…

türkçe / turkish !!!

indir / download:

http://www.mediafire.com/?4ltacbgtky42jrf

revolucion y guerra civil en españa

Posted in '36 ispanya devrimi ( '36 spanish revolution ), Anarşizm (Anarchizm), Anti Faşizm (Anti Fascism), Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Belgesel (Documentary), emek hareketleri ( worker movements ), insan hakları (human rights) on Temmuz 21, 2011 by anticopyrighttr

Yıkıcı dünya krizine ve yayılan faşizme tanıklık eden bu onyılda İspanyol devrimi,tüm dünyada çatırdamakta olan mücadeleci güçlere umutlarını tazelemek için bir mesaj vermiş oldu.

İşçilerin devrimini destekleyenler İspanya’nın en büyük sendikalarıydılar, anarko-sendikalist Ulusal Emek Konfederasyonu (Confederacion Nacional del Trabajo, CNT), Genel İşçi Sendikası (Union Generale de Trabajadores, UGT); ve aynı zamanda İberya Anarşist Federasyonu (Federacion Anarquista Iberica, FAI), bağımsız Marksist Birleşik İşçi Partisi (Partido Obrero de Unificacion Marxista, POUM), ve pekçok Troçkist küçük birim gibi birçok devrimci grup tarafından destekleniyordu. İspanya Komünist Partisi (PCE), ve başka sosyalistler anti-kapitalist bir devrim için İspanya’nın tarihsel olarak olgunlaşmadığını savunarak, açıkça kendilerinin burjuva cumhuriyeti taraftarı olduklarını ilan ettiler. Franco’nun, Hitler’in Almanyası ve Mussolini’nin İtalyası’ndan askeri destek almasına rağmen çok büyük başarı kaydedememesi  Stalin ve onun tasmasında olan  İspanyol Komünist Partisi’nin, bir devrim olması ve bunun sosyalist çizgide gerçekleşmemiş olmasının siyasi olarak hiç işlerine gelmeyeceğinden yola çıkarak özgürlükçü bir rüyanın tam da gerçekleşmesi esnasında başarısız olunması için gereken her şeyi yapmalarına,köstek olmalarına sebep oldu.
Pekçok ülkede sosyal-demokrat partiler de devrime karşı çıktılar.

Buna rağmen sınıfsız, patronsuz, ademi merkeziyetçi bir dünyanın hayalini kuran liberterlerin her kanadından yüzbinlerce insan hayallerini gerçekleştirmek için canlarını ortaya koymaktan çekinmedi ve haykırdılar: “NO PASARAN!”

The Spanish Revolution of 1936 began during the outbreak of the Spanish Civil War. Much of Spain’s economy was put under worker control; in anarchist strongholds like Catalonia, the figure was as high as 75%, but lower in areas with heavy Communist influence. Factories were run through worker committees, agrarian areas became collectivized and run as libertarian communes. It has been estimated by Sam Dolgoff, author of The Anarchist Collectives: Workers’ Self-Management in the Spanish Revolution, that over 10 million people participated directly or at least indirectly in the Spanish Revolution. Even places like hotels, barber shops, and restaurants were collectivized and managed by their workers. George Orwell describes a scene in Aragon during this time period in his book Homage to Catalonia.

“I had dropped more or less by chance into the only community of any size in Western Europe where political consciousness and disbelief in capitalism were more normal than their opposites. Up here in Aragon one was among tens of thousands of people, mainly though not entirely of working-class origin, all living at the same level and mingling on terms of equality. In theory it was perfect equality, and even in practice it was not far from it. There is a sense in which it would be true to say that one was experiencing a foretaste of Socialism, by which I mean that the prevailing mental atmosphere was that of Socialism. Many of the normal motives of civilized life–snobbishness, money-grubbing, fear of the boss, etc.–had simply ceased to exist. The ordinary class-division of society had disappeared to an extent that is almost unthinkable in the money-tainted air of England; there was no one there except the peasants and ourselves, and no one owned anyone else as his master.”

Continuing, Orwell describes the general feel of the new society that was built within the shell of the old:

“This was in late December 1936, less than seven months ago as I write, and yet it is a period that has already receded into enormous distance. Later events have obliterated it much more completely than they have obliterated 1935, or 1905, for that matter. I had come to Spain with some notion of writing newspaper articles, but I had joined the militia almost immediately, because at that time and in that atmosphere it seemed the only conceivable thing to do. The Anarchists were still in virtual control of Catalonia and the revolution was still in full swing. To anyone who had been there since the beginning it probably seemed even in December or January that the revolutionary period was ending; but when one came straight from England the aspect of Barcelona was something startling and overwhelming. It was the first time that I had ever been in a town where the working class was in the saddle. Practically every building of any size had been seized by the workers and was draped with red flags and with the red and black flag of the Anarchists; every wall was scrawled with the hammer and sickle and with the initials of the revolutionary parties; almost every church had been gutted and its images burnt. Churches here and there were being systematically demolished by gangs of workman. Every shop and cafe had an inscription saying that it had been collectivized; even the bootblacks had been collectivized and their boxes painted red and black. Waiters and shop-walkers looked you in the face and treated you as an equal. Servile and even ceremonial forms of speech had temporarily disappeared. Nobody said ‘Senor’ or ‘Don’ or even ‘Ústed'; everyone called everyone else ‘Comrade’ or ‘Thou’, and said ‘Salud!’ instead of ‘Buenos días’. Tipping had been forbidden by law since the time of Primo de Rivera; almost my first experience was receiving a lecture from a hotel manager for trying to tip a lift-boy. There were no private motor-cars, they had all been commandeered, and the trams and taxis and much of the other transport were painted red and black. The revolutionary posters were everywhere, flaming from the walls in clean reds and blues that made the few remaining advertisements look like daubs of mud. Down the Ramblas, the wide central artery of the town where crowds of people streamed constantly to and fro, the loud-speakers were bellowing revolutionary songs all day and far into the night. And it was the aspect of the crowds that was the queerest thing of all. In outward appearance it was a town in which the wealthy classes had practically ceased to exist. Except for a small number of women and foreigners there were no ‘well-dressed’ people at all. Practically everyone wore rough working-class clothes, or blue overalls or some variant of militia uniform. All this was queer and moving. There was much in this that I did not understand, in some ways I did not even like it, but I recognized it immediately as a state of affairs worth fighting for.”

The communes were run according to the basic principle of “From each according to his ability, to each according to his need”. In some places, money was entirely eliminated, to be replaced with vouchers.

Despite the critics clamoring for “maximum efficiency” rather than revolutionary methods, anarchic communes often produced more than before the collectivization. The newly liberated zones worked on entirely libertarian principles; decisions were made through councils of ordinary citizens without any sort of bureaucracy.

As the war dragged on, the spirit of the revolution’s early days flagged. In part, this was due to the policies of the Communist Party of Spain, which took its cues from the foreign ministry of Stalin’s Soviet Union, the source of most of the foreign aid received by the Republican side. The Communist policy was that the war was not the time for the revolution, that until victory in the war was won the goal had to be the defeat of the Franco forces, not the abolition of capitalism, which was to be addressed once the war had been won. The other left-wing parties, particularly the anarchists and POUM, disagreed vehemently with this; to them the war and the revolution were one and the same. Militias of parties and groups which had spoken out too vociferously in opposition to the Soviet position on the war soon found further aid to have been cut off. Partially because of this, the situation in most Republican-held areas slowly began to revert largely to its prewar conditions; in many ways the “revolution” was over well before the triumph of the Franco forces in early 1939.

ispanyolca / spanish !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/3253088592/revolución_y_guerra_civil.en_españa.part1.rar
https://rapidshare.com/files/3553313287/revolución_y_guerra_civil.en_españa.part2.rar

columbia revolt

Posted in ABD (USA), aktivizm (activism), Anti Faşizm (Anti Fascism), Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Anti Militarzim (Anti Militarism), Belgesel (Documentary), insan hakları (human rights), okullar ( schools ), Vietnam, yakın tarih ( near history ), şehir ve direniş ( city and resistance ) on Temmuz 19, 2011 by anticopyrighttr

1968 kolombiya üniversitesi protestoları, o yıl meydana gelen öğrenci ayaklanmalarından biridir. kolombiya protestoları, öğrencilerin üniversite ve kurumsal materyallerinin vietnam savaşı sırasında amerika birleşik devletleri’nin desteklediğinin keşfedilmesi üzerine patlak verdi. kolombiya isyanı, 1968 kolombiya üniversitesi protestolarıyla ilgili 50 dakikalık siyah beyaz bir belgesel.

the columbia university protests of 1968 were among the many student demonstrations that occurred around the world in that year. the columbia protests erupted over the spring of that year after students discovered links between the university and the institutional apparatus supporting the united states’ involvement in the vietnam war.columbia revolt is a 50 minute, black-and-white documentary film about the columbia university protests of 1968.

ingilizce / english !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/1432670761/columbia_university_student_revolt_1968.part1.rar
https://rapidshare.com/files/141088108/columbia_university_student_revolt_1968.part2.rar
https://rapidshare.com/files/2359828157/columbia_university_student_revolt_1968.part3.rar
https://rapidshare.com/files/4026220569/columbia_university_student_revolt_1968.part4.rar

hayali coğrafyalar: cumhuriyet döneminde türkiye’ de değiştirilen yer adları

Posted in Anti Faşizm (Anti Fascism), e-kitap ( e-book ), insan hakları (human rights), ırkçılık (racism) on Temmuz 13, 2011 by anticopyrighttr

“David Wilmshurst imzalı “Doğu Kilisesinin Dini Yapılanması -1318-1913″ (The ecclesiastical organisation of the Church of the East, 1318-1913) isimli çalışmayı okuyan herhangi bir Türk için, bu kitapta bahsi edilen ve Türkiye sınırları içinde olan yüzlerce ilçe, köy, mahalle ve mezra isminden herhangi biri dahi tanıdık gelmeyecektir. Zira bu isimlerin neredeyse tamamı, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar sistemli bir biçimde kök ve anlamlarından tamamen koparılıp değiştirilerek Türkçeleştirilmiştir.

Türkiye’nin çok dilli toplumsal yapısını tek dilli hale dönüştürmeyi hedefleyen ve Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren projesinin en önemli ayağını var olan toplumsal gerçekleri ya tamamen ortadan kaldırmak ya da gizlemek oluşturdu. Bu yapılırken de yalnızca makro bir çerçeveye bağlı kalınmadı, insanların özel hayatlarına kadar inilerek, isimleri gibi özel varlıklarına da el konuldu.

Tek millet ülküsünü ayakta tutmak için tarihin deforme edilmesinden, bugünün de geleceğe yaşandığı haliyle aktarılmamasına dönük bu azami çabaya itirazını koruyan Kürtler ise bu süreçte en fazla olumsuz etkilenen kesim oldu. Kürtleri tanımlayan, onları Türklerden ayıran en önemli unsur olan Kürtçe, kamusal hayattan tamamen uzaklaştırıldı.

Devamında da bu dilde anılan kişi isimlerinden yer adlarına kadar her şey Türkçeleştirilmeye çalışıldı. Kürt ailenin Bêrivan dediği çocuk Suna, Kürt köyü Civyan Gürdere, Kürt kenti Gever Yüksekova oldu. Bu derin hafıza silme çalışmasının amacı Berîvan diye bir insan, Gever diye bir kent isminin olmadığını, olsa bile tarihten bir anektod olduğunu verili bir toplumsal gerçeğe dönüştürmekti. Nitekim Gever gibi yerler için de ‘Kürtçe isim’ değil, ‘eski isim’ sıfatı kullanıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009’da, ‘Kürt açılımı’ndan kısa bir süre önce Güroymak’a gerçek adı Norşîn ile hitap etmesinin ardından, bu isimlerin iadesine dönük yoğun bir beklenti oluşmuş ancak bu da genel ‘açılım’ projesinin askıya alınması gibi gündemden düşürülmüştü. Son zamanlarda bu yönde BDP’li belediyeler tarafından olumlu kararlar alınsa da bu kararların önemli bir kısmı valilikler, kaymakamlıklar ya da yargının engeline takılıyor.

Hayalî coğrafyalar:

Yalnızca Kürt meselesiyle değil, Türkiye’nin tümünün gerçek tarihi ve kültürüyle ilgili bu durum şimdiye dek herkesin farkında olduğu, ancak boyutları konusunda gerçek bir fikrinin olmadığı bir konuydu. Yazar Sevan Nişanyan’ın, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için hazırladığı ‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yeradları’ başlıklı raporu sorunun geniş bir dökümünü ve tarihçesini sağlamakla bu yönde önemli bir ihtiyacı karşılıyor.

Nişanyan’a göre, Cumhuriyet dönemini de şekillendirecek yer adlarını Türkçeleştirme politikası Enver Paşa’ya kadar uzanıyor, politikanın fiilen uygulamaya konması da 1. Dünya Savaşı’nın ortalarında, Enver Paşa’nın 6 Ocak 1916 tarihli genelgesiyle başlıyor. Enver Paşa, sözkonusu genelgede ‘İslam olmayan’ milletlerin dillerindeki bölgelerin değiştirilmesini şu sözlerle emrediyor:
“Memalik-i Osmaniyyede Ermenice, Rumca ve Bulgarca, hasılı İslam olmayan milletler lisanıyla yadedilen vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir, ilah. bilcümle isimlerin Türkçeye tahvili mukarrerdir. Şu müsaid zamanımızdan süratle istifade edilerek bu maksadın fiile konması hususunda himmetinizi rica ederim.”(s.41).

Enver Paşa’nın ilkin gerek görmediği Müslüman Kürt ve Arap toplumlarının dillerindeki bölgelerin isimlerinin değiştirilmesine ise Cumhuriyet döneminde başlanıyor.

Atatürk sürdürüyor, İnönü yavaşlatıyor, Menderes yükseltiyor

Aynı politikanın Atatürk döneminde sürdürüldüğünü, İnönü döneminde neredeyse durduğunu, 1950’lerinde ortasında ise ‘radikal’ bir aşamaya evrilerek binlerce yerin isminin değiştirilmesine zemin hazırlayacak düzenlemelerin yapıldığını not eden rapor, 1960 sonrasına dair şöyle bir döküm veriyor:

“Hazırlıklar 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ertesinde semeresini verdi. Darbeyi izleyen dört ay içinde 10 bine yakın yeni köy adı resmi kullanıma sokuldu. 1965’ten önce Türkiye’deki tüm yer adlarının yaklaşık üçte biri değiştirildi. Bazıları binlerce yıllık tarihe sahip olan 12 bin dolayında köy ve 4 bin dolayında bağlı yerleşim ile binlerce akarsu, dağ ve coğrafi şekil, bürokratik zihniyetin ürünü olan yeni Türkçe adlara kavuştu. Eski adları unutturmak için son derece katı politikalar izlendi. Bu adları (parantez içinde dahi olsa) gösteren haritaların basılması, yurda sokulması ve dağıtılması yasaklandı.” (s.13).

Rapordan, 1965’ten 1980’e kadar ad değiştirme politikasının bir kez daha yavaşladığını, 80’darbesinden sonra ise yeniden canlandığını öğreniyoruz. 80 sonrasında da 1960 tane yerleşim yerinin ismi değiştiriliyor (s.15).

Kürt kentlerine özel uygulama:

Nişanyan, ad değiştirme politikasından, Türkiye’nin hemen her tarafının etkilendiğini, ancak bunun en yoğun oranda Kürt bölgelerinde uygulandığını çarpıcı bir tabloyla aktarıyor. Buna göre, 1920’lerden sonra, Türk nüfusun yoğun olduğu Bursa, Denizli, Çorum, Çankırı, Ankara, Afyon, Manisa, Karabük gibi kentlere neredeyse hiç dokunulmadı, bu kentlerdeki isim değiştirme oranları yüzde 10-20 civarlarında seyretti.

Tersi şekilde Kürt kentleri Diyarbakır, Van, Şırnak, Hakkari, Mardin, Bitlis, Bingöl, Batman, Ağrı, Adıyaman, Tunceli, Muş, Elazığ, Erzincan, Erzurum ve Siirt’te ad değiştirmenin sayısal dağılımı yüzde 70-90 arasında gerçekleşti. Antep, Kars, Malatya, Urfa gibi kentlerde de bölge isimleri yüzde 45 oranında değiştirildi. (s.51).

Rapor, yer isimlerinin dünyanın her yerinde, tarihin kendisi kadar yaşlı olabildiğini, kültürün en önemli parçalarından olduğunu farklı örneklerle aktarıyor. Çalışmadaki şu cümle, söz konusu olanın yalnızca bir ülkedeki halk veya halkların diline ait nüansların değil, tüm bir coğrafyanın tarihinin kaybettirilmesi olduğunu gayet iyi anlatıyor: “Anadolu’nun Türkler (ve Kürtler) tarafından iskânı sürecinde klasik tarih kaynaklarının karanlıkta bıraktığı pek çok husus, yer adları analizi sayesinde aydınlatılabilir.” (s.23).

Nişanyan’ın aynı çerçevede hazırladığı “Index Anatolicus: Türkiye Yerleşim Birimleri Envanteri” isimli çalışması da Türkiye’deki il, ilçe, mahalle, köy ve mezra gibi yerleşim yerlerinin eski ve yeni isimleri, kökenleri ve hangi tarihlerde değiştirildiğine ilişkin bilgileri Google Map üzerinden yansıtıyor.

Kürtlerin son yıllardaki en temel taleplerinden biri olan yer adlarının iadesi konusunda, Nişanyan’ın bu çalışması Türkiye’deki yerel ve merkezi yönetimlere önemli bir projeksiyon sunacak kapsamda. Çalışma aynı zamanda Türkiye’de Kürt ve Türk toplumlarının yaşadıkları yerlerin tarihini bilmeleri açısından da faydalı bir kaynak niteliğinde.

Menderes’in hiç mi dahli yok?

‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yeradları’ sağladığı önemli veriler ve perspektiflere rağmen, birkaç hususta eleştiri konusu nüanslar da barındırıyor. Öne çıkan iki husus şöyle sıralanabilir:

Nişanyan, Türkçeleştirme politikasının kısa tarihini aktardığı ve bu politikanın ‘radikal bir dönüşüm’ yaşadığını belirttiği 1950’lerle ilgili kısımda, dönemin Menderes iktidarını kollayan bir izlenim veriyor. Yazar birkaç yıl sonra binlerce yer adının değiştirilmesine dönük yasal düzenlemelerin hazırlandığı ve bunun Demokrat Parti hükümetinin İçişleri Bakanlığı tarafından yürütüldüğü dönemi anlatırken ne Adnan Menderes ne Demokrat Parti isimlerini kullanıyor.

Aynı şekilde 1950’lerin ikinci yarısındaki bu dönüşümü “siyasi iktidarları aşan” ifadesiyle tarif ederek Menderes hükümetine bir etkisizlik payesi veriyor. Yazar aynı bölümde, yapılan düzenlemede ‘Atatürkçülerin’ etkisinin fazlalığını “1957’de ‘Türkçe olmayan’ yer adlarını belirlemek ve yeni adlar önermek amacıyla, İçişleri Bakanlığı bünyesinde, silahlı kuvvetlerin, üniversitelerin ve diğer Atatürkçü devlet kurumlarının katıldığı Yabancı Adları Değiştirme Komisyonu kuruldu” cümlesiyle ima ediyor ancak bunu da herhangi bir ek bilgi vermeden ortada bırakıyor. (s.13).

‘Duygusal tepkiler':

Nişanyan, raporda, yer adlarının iadesine, bunun nasıl uygulanabileceğine ilişkin başta Avrupa ülkelerinden olmak üzere çeşitli örnekler veriyor. Aynı şekilde iadede Kürt coğrafyasında izlenmesi gereken yollara dair de öneriler sıralıyor. Ancak “15 bini aşkın örneğin hemen hepsinde, ne yerel ne de resmi bir geçmişi olan, tamamen bürokratik yaratıcılığın eseri olan yeni adlar üretilmiştir” (s.31) diyen Nişanyan, bundan birkaç sayfa sonra bu bürokratik yaratıcılığın eseri olan adların kaldırılmaması gerektiğini savunuyor. Yazar bu durumu da, naif sayılabilecek bir gerekçeye bağlıyor: “…bugün bölgede Cumhuriyet döneminde verilmiş olan yeradlarının kaldırılarak eski adlara geri dönülmesi, kamuoyunda “Türkçenin” yenilgiye uğraması ve “Türkçe adların” bölge coğrafyasından silinmesi olarak algılanacak ve buna uygun duygusal tepkilerle karşılaşacaktır” (s.72).

Rapor, benzer şekilde Ermenice isimlerin iadesi konusunda da ‘vatandaş’ tepkisini gerekçe göstererek şerh koyuyor. “Doksan beş yıldan veya daha uzun süreden beri Ermenilerin yaşamadığı bir köyde ‘Ermenice’ olarak algılanan eski ada dönüş, haklı veya haksız tepkilere yol açacaktır” diyen rapor, yine geleneksel devletçi yaklaşımı çağrıştıran bir akıl ortaya koyuyor (s.72). Oysa şu anda Kürt kentlerindeki köy-mezra isimlerinin önemli bir kısmı ya Ermenice ya da Süryanice’dir. Ancak Kürtler günlük, hayatlarında, Kürtçe isimler kadar bu isimleri de kullanabilmekte, herhangi bir ‘haklı-haksız’ tepki göstermemektedirler.

Örneğin Hakkarililer, aradan yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Hristiyan Nesturi toplumunun en önemli merkezlerinden olan Koçanis köyünü herhangi bir dini gerekçeyi dikkate almayıp aynı ismiyle anmaya devam etmekteler. Ancak Nişanyan’ın önerisiyle hareket edilse, buna rağmen köye verilen Türkçe ‘Konak’ isminin kaldırılmaması gerekir.

Raporun bu açıdan dikkat etmediği bir başka önemli husus da özellikle Kürt bölgelerinde il ve ilçe gibi isim dolaşımı çok yaygın olan yerler dışında yerleşim yerlerinin çok önemli bir kısmının Türkçe isimlerinin Kürtlerde büyük ölçüde bir karşılık bulmadığı gerçeği. Diyarbakır’dan Van’a, Mardin’den Batman’a kadar, Kürtlerin önemli bir kısmı köy-mezra isimlerini yalnızca Kürtçe isimleriyle bilmektedirler. Dolayısıyla çok sayıda yerleşim yerinin Türkçe isimlerinin bugün bile kaldırılması oradaki halk için herhangi bir ‘kayıp’ anlamı taşımayacak, bilakis memnuniyetle karşılanacaktır. Burada raporun yazarının açık bir şekilde tarihi-kültürü ilgilendiren böylesi önemli bir konuda güncel siyasi konjonktürün ‘duygusal’ etkisinde kaldığını söylemek mümkün.

Bir başka tuhaf nokta, raporu hazırlayan TESEV Demokratikleşme Programı’nın da Nişanyan’ın ‘duygusal tepki’ önermesine ikna olmuş görünmesi. Raporun ‘Sunuş’ yazısında Demokratikleşme Programı’ndan Özge Genç ve Mehmet Ekinci, bunu “Bu yaklaşımın pratik açıdan gerçekçi olduğunu teslim etmekle birlikte…” sözleriyle ifade ediyor. Önermenin ‘pratik açıdan gerçekçi’ olup olmadığı dahi tartışmaya çok açık. Ancak öyle bile olsa, zaten tartışılan ve sıkıntısı çekilen meselenin kendisi, ‘pratik açıdan gerçekçi’ gibi görünen verili toplumsal adaletsizliklerin kaldırılması değil midir?”

A report of changed ethnical district names (Kurdish-Ermenian-etc.) as a cultural assimilation  in Turkey.( During the republic era )

türkçe / turkish !!!

indir / download:

http://www.mediafire.com/?wfdek6mle0l0k8e

kürt isyanları

Posted in Anti Faşizm (Anti Fascism), e-kitap ( e-book ), insan hakları (human rights), tarih (history), yakın tarih ( near history ) on Temmuz 11, 2011 by anticopyrighttr


kürt isyanları tarihi…

the history of kurdish rebellions…

türkçe / turkish !!!

indir / download:

http://www.mediafire.com/?d4jvq02tzod9kzo

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 89 takipçiye katılın