"patronsuzlar – dünyanın sokakları" metin yeğin / "sin patron – streets of the world" işgalci işçiler / squatter workers

GÜNEYDEN YÜKSELEN İSYAN :” PATRONSUZLAR”
“Neo-liberalizmin küresel saldırısına karşı dünyanın her coğrafyasından karşıdan kuruculuk ve direniş içeren yanıtlar üretiliyor. Son yıllarda yaygınlaşan özelleştirme politikaları, yol açtığı toplumsal işsizlik dalgasıyla bu direniş hareketlerinin gündemlerinin en önemli başlığı haline gelmiş durumda. Bu soruna yanıt olarak Latin Amerika’dan yükselen yatay örgütlenmiş, yaşamsal talepleri ekseninde minör politika üreten hareketler kendi özgün karşılıklarını var ediyorlar. Arjantin’den, Brezilya’dan, Uruguay’dan asi sesler yükseliyor.
Bu toplumsal isyan çığlıklarını, alternatif yaşam pratiklerini bizzat yerinde gözlemleyen Metin Yeğin, içeriden vakıf olduğu tüm bu gelişmeleri “ Patronsuzlar” ve “ Topraksızlar” adlı kitaplarıyla Türkiyeli okurlarla paylaşıyor. Metin Yeğin’le Amerika kıtasının güneyindeki onurlu insanların kendi emekleriyle yazdıkları tarihlerini, salt seçimler ekseninde kazanılmış parlamento başarılarına endeksleyen ana akım sol anlayışın dışında sahip oldukları erdemleri, olanakları analiz eden bir söyleşi gerçekleştirdik. Fabrika işgallerinden, mahallelerde üretilen kolektif yaşam alanlarına her biçim ve yöntemi masaya yatırdık.
*(Express dergisinin Aralık 2006 sayısında kısaltılarak yayımlanan söyleşinin orijinal metnidir.)
G:İlk başta neo-liberal özelleştirme politikalarının Latin Amerika özelinde yakın tarihini kısaca özetleyerek başlayalım. Kitaplarında bahsettiğin coğrafyalarda iktidarların ve sermayenin ezilenlere dayattığı modeller neyi barındırıyor?
Metin Yeğin: Şimdi aslında Latin Amerika neo-liberalizmin bir laboratuarı durumunda. Her zaman çok bilindiğinin aksine, esas olarak Thatcher ve Reagan’la değil, Allende hükümetinin devrilmesiyle Pinochet diktatörlüğüyle neo-liberal uygulamalar başladı. Dolayısıyla, benim gerek Patronsuzlar, gerek Topraksızlar’da bütün anlattığım öyküler, neo-liberal travmanın ortaya çıkardığı sonuçlar, şu anda bizde de uygulanmakta olan politikaların eseri. Yani bizde uygulanmakta olan özelleştirme sadece burada uygulanmadı, dünyanın her yerinde uygulandı. Hatta 70’lerden itibaren Şili’de başladı. Ve tüm bu anlattığım öyküler bizim öykülerimiz, yani uzaktan, Latin Amerika’nın masalımsı bir tasviri değil. Niye bizim öykülerimiz? Esas olarak IMF’nin ya da Dünya Bankası’nın yaptıkları ya da söylediği şeylerle bütün politikalar belirlenmiştir zaten. Bir zamanlar Arjantin IMF’nin mucize çocuğuydu, hatta Sakıp Sabancı bile oraya gidip bir su fabrikası açmıştı; ne olduğunu da bilmiyorum belki işgal edilmiştir iflas edince. Sonra herşey yerindeyken, herkes “herşey olumlu” derken birden bir çökme oluyor. Şimdi bir yandan, esas olarak IMF’nin uyguladığı politikalar saçmalık, mesela 10 milyar-10,5 milyar dolar para veriyor. Ondan sonra bu parayı geri almayı bekliyor. Ben sana para veriyorum ve sana diyorum ki bir şartım var bu parayı veriyorum sana, sen bir daha gazetecilik yapmayacaksın. Onu ben yapacağım… Sen bu parayı bana nasıl geri vereceksin? IMF bu yüzden parayı da geri alamadı. Yani bize bir yandan para veriyor, bir yandan Petkim’i, Tüpraş’ı satın alıyor. Ve bu yüzden neo-liberal politikaların, travmaların sonucu peş peşe iflaslar başlıyor bütün Güney Amerika’da.
Çünkü esas olarak temel stratejik fabrikaların özelleştirilmesinden sonra bu uygulamaların ikili bir etkisi ortaya çıkıyor. Bir, o fabrikalar zaten işsizliği doğuruyor. Sözde kendi politikalarına göre bir işsizlik ve taşeronlaştırma süreci işliyor. Aynı zamanda da uzaktan baktığımızda bunlar bizi etkilemiyor diye düşünüyoruz, aslında direkt olarak etkiliyor: Seydişehir Alüminyum mesela. Alüminyumun fiyatı iki yıl içerisinde yedi kat daha artıyor. Dolayısıyla ilk başta, 80-100 kişilik fabrikaları işgal etmeye başlıyorlar. Onlar diğer uluslararası tekellere karşı mücadelede, yedi kat pahalı aldıkları hammadde ile üretim yaptıklarında kâr edemiyorlar ve zarar ediyorlar. Büyük şirketlerle de rekabet içerisinde olmak zorunda oldukları için, kendi çaplarına göre büyük yatırımlar yapmak zorunda kalıyorlar ve iflas etmeye başlıyorlar. Önce 80-100 kişilik fabrikalar daha sonra 1000 kişilik, 2000 kişilik çok büyük fabrikalar iflas etmeye başlıyor. İflas eden bu fabrikalardan işçiler çıkıp amcasının oğluna ya da dayısının yanına giderek orada başka bir fabrikaya işe giremiyor, çünkü o da iflas ediyor. Dolayısıyla bütün ülkede bir bütün olarak, neo-liberal politikaların bir sonucu olarak çöküş başlıyor. Filmler burada, İşçi Filmleri Festivali’nde gösterildiği sırada bir arkadaşım geldi, bu filmi aslında patronların da seyretmesi lazım, çünkü onlar da çökecek yakında zaten. Dünyanın en büyük tekellerinin dışında diğerleri peş peşe iflas ediyor. Bunun karşısında insanlar yaşamlarını devam ettirmek zorundalar, bu devam ettirme güçlüğü içerisinde gidip başka yerde işe de giremiyorsun. Buna karşı işçiler diyorlar ki “bu ekonomik krizin sorumlusu biz değiliz, bu fabrikayı da biz yönetmiyorduk… Bu yüzden iflas edip fabrikalardaki makineleri almaya geldiklerinde biz bunları vermiyoruz.” Ve fabrikalara barikatlar kuruyorlar, barikatlar kurduktan sonra fabrikaları mutlaka işgal de ediyorlar.
G: Bu neo-liberal özelleştirme saldırısı, gezdiğin tüm coğrafyalarda bütünsel olarak aynı zamanda mı başladı yoksa aralarında birtakım özgünlükler de var mı?
M: Kesinlikle özgünlükler var aslında. Latin Amerika’ya çok genel bir gözle bakmamak lazım. Mesela Meksika ile Brezilya, birbirinden çok uzak, aralarında Avrupa’nın beş katı kadar uzaklık olan iki ülke. Sadece Brezilya ve Arjantin arasında bile çok büyük farklılıklar var, hem tarihsel anlamda hem de neo-liberal politikaların yaşama geçirilişinde. Ama genel olarak baktığımızda her yerde temel mesele, karşıdaki direnişe rağmen bu politikayı yaşama geçirmek. Direniş karşısında, toplumsal hareketlerin, halkın geniş tepkisinin, bazen de hükümet içerisindeki insanların biraz daha duyarlı davranarak müdahale etmesi karşısında neo-liberal politikalar gecikiyor ya da duruyor. Bu politikaların uygulayıcıları, böyle durumlarda kenara çekilip tekrar atak yapmak için fırsat kolluyorlar. Onların planları açısından stratejik önem barındıran yer, bu politikaların en acımasız şekilde uygulandığı Arjantin.
G: Bu analiz üzerinden, özelleştirme politikalarının uygulanması açısından Türkiye’ye en yakın Latin Amerika ülkesi hangisi?
M: Bence Arjantin, çünkü tarihsel anlamda da daha yakın. Yalnız Arjantin, bizim medyada “Arjantin olmayalım” diye
anıldığı zaman bile, esas olarak bizden çok daha zengin bir ülkeydi. Kriz anında bile, Arjantin’de yapılan istatistikler gösteriyordu ki, kişi başına düşen gelir bizden çok daha fazlaydı. Tabii zaten istatistikler hep saçmalıklardan ibaret, ama genel olarak böyle bir zenginliğin varlığı üstünden atlanamayacak bir gerçeklik. Üstüne üstlük Arjantin bizden yaklaşık bir buçuk kat daha geniş bir ülke; buna karşın nüfusu 35 milyon. Arjantin, aynı zamanda IMF’nin politikalarına en fazla uyan ülke konumunda, kriz dönemlerinde bile IMF’nin talimatlarına harfiyen uymuştur aslına bakarsanız. Buna rağmen bizimle aynı dönemde yaşadığı krizin içinden çıkamadı. Bizim ‘çıkmış’ olmamızın -aslında çıkmak değil de daha fazla batmamamızın- nedeni ise, bize stratejik olarak, Irak’a saldırmak için ihtiyaçları olmasıydı. Bu nedenle bize krizin sonuçlarını biraz daha ertelettiler diyebilirim.
G: Aslında zaten bu ‘Arjantin gibi olma’ esprisi, komünal direnişi bağlamında bir erdem barındırıyor. Medya bunu tam tersine korkutucu bir ihtimal olarak sunuyordu. Latin Amerika coğrafyasında, IMF dayatmaları karşısında ezilenlerin, yaşamda görünmez kılınmak istenenlerin kolektif karşılıkları neler oldu?
M: Arjantin olma korkusu hakkında bir yazı yazmıştım aslında. Bu kriz anlarında herkes kendi çıkarları açısından olaya yaklaşıyor. Arjantin’de izlediğim bir film vardı. O filmde hatırladığım bir “yağma” anekdotu var, mahalleli bir marketi şenlikli bir şekilde yağmalıyor. Zaten Arjantin’de yağma öyle Hasan Usta’nın, Hüseyin Abi’nin bakkal dükkânına karşı değil. Birkaç küçük işyerinin dışında, genelde büyük uluslararası tekellerin marketleri yağmalandı. Böyle bir karşı çıkış vardı, o kadar yaygın değildi zaten yağma, ne yazık ki değildi! Ve biz de birden bir telaşa kapıldık, özellikle orta sınıfın böyle bir refleksi vardır; birden bir yağma olacak ve herşey yok olacakmış gibi. Sanki bizim evlerimiz de yağmalanacak şeklinde… Birden bir endişe haline düştük, “bu bizde olmasın” falan diye. Aslında esas olarak Arjantin’de olan başka birşeydi. Şimdi sürekli olarak her yerde vurgulamaya çalıştığım birşey var, Latin Amerika’da neo-liberal politikaların etkilerine karşı sol yükselişin temel unsurları her zaman sosyal hareketlilikler olmuştur. Buradan baktığımızda biz iktidarları biraz sevdiğimizden sürekli Chavez, Morales, hatta Lula ve Kitchner… Ancak böyle değil. Esas olan, o direnişin ortaya çıkardığı süreç.
G: Ki bahsettiğin bu direnişler bu hükümetlere karşı da yapılıyor aynı zamanda…
M: Tabii ki. Mesela en son Lula’nın kopuşu. Bu sürüklenişin nedeni sosyal hareketler, sokaktaki direniş, o iktidarların oraya gelme nedeni de bu direnişler aslına bakarsan. Yani onlara karşı mücadele etseler bile mücadele onları bir bütün olarak sola sürüklüyor, kıtayı sola sürüklüyor. Ve bu yüzden insanlar her zaman kendi yaşamlarını devam ettirmeye çalıştılar. Bu konuda mesela kitabın son bölümünü Mosconi örneğine ayırdım; çünkü Mosconi bizim için çok özel bir örnek. Bir kent düşünün, Kuzey Arjantin’de 20 bin kişinin yaşadığı, özellikle işçilerin eskiden normalde iyi para kazandıkları, yani biraz bizim Seydişehir’e denk düşen bir kent… İşçi kulübünde tenis kortunun, yüzme havuzunun olduğu bir kent, çünkü oradan petrol ve doğal gaz çıkıyor. Buradaki şirket özelleştirildikten sonra, iki yıl içinde kentin %80’i işsiz kalıyor, bir gecede aniden. Ve kentin bu %80’i işini kaybettiği zaman tabii ki kentin sinemaları kapanıyor, üniversiteleri, bakkalları kapanıyor.
Bunlar olduğunda insanların buna karşı ne yapmaları gerekiyor? Buanes Aires’e taşınamıyorlar, çünkü Buanes Aires’te de benzer bir işsizlik hüküm sürüyor. Bunun için Mosconi, Arjantin’deki piqueteros hareketinin ilk çıkış noktasıdır. Piquete, yani barikat kuruyorlar yollara. Bunlar işsiz oldukları için, üretimi durdurarak haklarını elde edemiyorlar. Çünkü işsizler, bir fabrikada üretimi durdurabilme şansları yok, haklarını bu yolla elde edemiyorlar, onlar da anayollara barikatlar kuruyorlar. Anayollara barikatlar kurduktan sonra şehre hammadde girişini durduruyorlar. Bu şekilde de birtakım haklar elde ediyorlar. O kadar önemlidir ki yolları kesmek, kapitalizmin can damarıdır yollar. Bu şekilde insanlar haklar elde etmeye başlıyorlar Mosconi’de. Geçici haklar elde etmeyi bir kolektif karşı çıkış, direnme biçimi haline dönüştürüyorlar. Bu yüzden ortak mutfaklar kuruyorlar. Aynı zamanda ortak mutfakların içerisinde kendi belirledikleri işbölümü dahilinde üretim yapıyorlar. Hatta bir keresinde liderleri gözaltına alındığında, karakolu yaktılar ve liderlerini tekrar kurtardılar. Kentin içerisinde bu hareket 10’dan fazla okul ve sağlık ocağı kurdu.
G: Bir çeşit alternatif sosyal güvenlik sistemi yaratıyorlar diyebilir miyiz?
M: Bütünüyle… Mesela, senin evine çimento ve demir gerekiyor. Zaten hareketin çalışanları var, bahsettiğim programlar dahilinde. Bu çimento ve demiri elde etmek için de, okul ve sağlık ocağını yaparken de böyle.
G: Yani bu kolektifin genel toplumsal bir işleyişi var diyorsun, kitleler nezdinde abes karşılanmıyor…
M: Kesinlikle, tabii ki meşruiyeti de direnerek kazanmışlar. Neo-liberalizm total bir stratejidir; seni bir yandan işsiz bırakır, ücretini düşürür, esnek çalışma sözleşmeni yapar, ama aynı zamanda da sağlığı ve eğitimi paralı kılar. Dolayısıyla neo-liberalizmden kaçarak kurtulabilme şansın yok zaten. Neo-liberalizm böyle bir travma olduğu için etkisi çok korkunç, ama her travmada olduğu gibi bir karşı çıkışı da içinde barındırıyor. Kitapta ve filmlerde doğrudan bir demokrasi, doğrudan bir eylem biçiminden bahsettim. Orada liderlerden biri diyor ki; “ben aslında basit bir işçiyim, yaşamımı devam ettirmek için biz bu mücadeleyi veriyoruz, ama gerekirse elimize silah alıp da mücadelede edebiliriz.” Tamamen bizim teorimizin dışında bir karşı çıkış görüyorsun, sözlere dayalı değil. Direnişin öznelerinin pratikte attıkları adımlar çok farklı bir karşı çıkış noktasına sürüklüyor esas olarak.
G: Fabrika işgalleri ile üretime devam etme üzerine inşa edilen mücadele deneyimleri bazı farklı yaklaşımları da içeriyor. Bu farklılıkların nedenlerinden de söz edebilir misin?
M: Şimdi az önce de sözünü ettiğim gibi, her ülkenin kendine özgü koşulları var. Fabrikalar iflas ettikten sonra –bu kulaktan kulağa yayılan birşey– işçiler fabrikaları işgal ettikleri zaman barikat kurup, özellikle kendi durumlarını dışarıya mutlaka anlatıp meşru kılmanın ardından mutlaka üretmek zorundalar. “İşgal et, diren ve üret !” Bu üçünün bir arada yürümesi gerekiyor. Eğer üretmezseniz, bizim SEKA’da olduğu gibi, işgali sürdürebilme şansınız yok. Bu yüzden fabrikayı işgal ediyorlar ve fabrikada üretmeye başlıyorlar. Ancak bu farklı koşullarda Brezilya’da, Arjanti
n’de, Uruguay’da, Bolivya ve Venezüella’da ayrı ayrı ortaya çıkıyor. Brezilya’da işçiler fabrikayı işgal ediyorlar, işgal ettikten sonra taleplerini duyuruyorlar. Esas olarak kamulaştırmayı talep ediyorlar. Benzer örnekler, kooperatif olarak örgütlenmiş fabrikalar için de geçerli.
G: Bunların arasında siyasal yaklaşım farklılığı var mı?
M: Kesinlikle var, ortaya çıkan sonuçta kesinlikle var. Kamulaştırmayı talep ediyorlar, ama kamulaştırma dediğimiz zaman Türkçe’deki devletleştirme değil, yanlış anlaşılmamalı.
G: Yanlış anlaşılıyor, Türkiye’deki sosyalistlerin kamulaştırma talepleri hep devlet ile ilgili olan bir talep. Ben aslında senin bahsettiğin örnekleri el koyma üzerinden algılıyorum, genel kamu kavramının dışında; “burası bizim kendi ürettiğimiz zenginlik, kendi var ettiğimiz bir yer burası, biz bunu alıyoruz” şeklinde.
M: Tabii ki. Zaten kamu sözcüğünü özellikle kullanıyorum, devletleştirme dışında özellikle vurgulamaya çalışıyorum. Kamu, bizim dışımızda ortak bir alan, kendi yarattığımız bir değerler bütünü aslında. Yani özelleştirmede de böyle bakmak gerekiyor. Çok basit bir hesabı var, bir kentte senin cebine para girerse, o kentte yaşayan biri olarak sen o paranın bir kısmını bakkala verirsin, bu yüzden bankamatik memurlarının bile o kente yararı vardır aslında, çünkü aldığı parayı insanlara, kente harcar. Bunun yerine paranın uluslararası tekellere gitmesi çok daha korkunç. İşgal fabrikalarının, sol hareketlerin ya da devrimcilerin önerileri ise esas olarak işçi denetimi. Bunun altını çizerek söylemek gerekiyor; bütün bu Patronsuzlar sürecinde esas olarak bizim anlattığımız, işçi denetimi, en önemli vurgu bu. Lula’dan talepleri de “madem sen İşçi Parti’sisin, sen buraya işçilerin oylarıyla geldin, o zaman burayı kamulaştırman lazım, zaten burası devletin politikaları sonucu iflas eden bir yer” şeklinde. Şimdi bu süreç Brezilya’da böyle. Uruguay’a geldiğimizde ise fabrikalarda bütün direnişi örgütleyen sendikalar. Yani bir fabrika kapandığında hemen işçiler sendikaya gidiyorlar. Ondan sonra sendika o direnişi baştan sona örgütlüyor. Çünkü temel bir sorun burada aklıma gelmişken vurgulayayım; işçiler fabrikayı çok iyi işletiyorlar, herşeyi işçiler yapıyor. Ancak kapitalizm her bölümü fabrika içerisinde kategorize edip ayırdığı için, işçiler kendi bölümlerine ilişkin bilgiye sahip, ama bütünsel olarak bilgiye sahip değiller. Bunu da ancak üreterek elde ediyorlar. Bu yüzden Uruguay’daki sendikalar baştan beri bu sürecin, direnişin içindeler. Arjantin’e geldiğimizde ise, tarihsel süreçte özellikle Peronizm’in etkisi ile herşey devletten doğmuş zaten, yukarıdan aşağıya yerleşmiş. Herşeyi, o orta sınıfı yaratan da Peronist politikalar. Krizlere girdikçe devlet o kurumlar aracılığı ile insanları başka tarafa entegre etmiş ve yönetmiş. Arjantin’de bu nedenle esas sloganları, “Hepiniz Çöpe” idi. Devletin, sendikaların, partilerin dışında bir karşı çıkış vardı Arjantin’de. Ve bu yüzden oradaki direnişlerde esas olarak “özyönetim” hakimdir.
G: Zaten bütün bu örneklerin, direnişlerin ve deneyimlerin erdemi aslında iktidarların yerine taban inisiyatifiyle yaratılmaları değil mi? Şimdi Venezüella’da Chavez, bazı iyileştirici politikaları hükümet aracılığı ile hayata geçiriyor. Böyle bir sürecin karşısında işçilerin tabandan bu işe soyunması daha anlamlı olmuyor mu?
M: Kesinlikle. Venezüella öyle pembe rüyalarda anlatıldığı gibi değil. Venezüella’da devrimciler dahil herkesin vurguladığı, esas olarak örgütlenme sorunu. Chavez, halkın % 75’inin desteklediği, bunun %70’inin Tanrı olarak yorumladığı bir lider, abartısız sağ-sol hiç fark etmez… Zaten Venezüella demek petrol demektir. Petrol işçilerinin çoğu, ilk başta sağcıların arasında kendi tabanını oluşturuyordu, işçi aristokrasisi biçimindeydi öncelikle. Şimdi biraz daha değişti. Bunun için toplumsal hareketlilikler içerisinde kendi dinamiğiyle gelişen hareketler tabii ki daha etkin oluyor. Ama bunu söylerken Venezüella gerçeğini reddetmiyorum. Hayat zaten bizim teorilerimize uymuyor, kendi yolunda yürüyor.
G: Fabrikalarda işçi denetimini var ederek üretim planında bir örgütlenme oluşturmak mı, yoksa yaşam alanlarında, mahallelerde kapitalizme karşı duruş üretmek mi daha anlamlı?
M: Aslında tam bu noktaya gelmiştik. İkisi birlikte, bu hep bir tartışma meselesi…
G: Mesela ikinci seçeneğin, piqueteros’ların yaptığı gibi mahalle örgütlenmelerinin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu işgal fabrikalarında yapılan üretim üzerinden geliştirilen karşı duruşta üretim fetişizmine saplanarak zaten köleliği sahiplenmiş oluyorsun. Sonuç olarak fabrikalara beni tıkan kapitalizmin ta kendisi…
M: Yalnız şunu vurgulamak lazım, bunun farkındalar. Herkese anlatmak zorundalar, bütün kentte, fabrika demenin kent demek olduğunu. Bunun farkında oldukları için mutlaka diğer insanlarla birlikte hareket etmek zorundalar. Üretim biçimi olarak da kendi örgütlenmelerini yaratıyorlar. Brezilya işgal fabrikasını işletenler bana biraz Troçki’nin Kızıl Ordu örgütleme biçimini hatırlattı. Çünkü üretimi müdürleri falan ortadan kaldırıp devam ettirdiklerinde, üretimin doğru dürüst yürümediğinin farkına varıyorlar. Ve bu yüzden de Beyaz subayların orduya katılması gibi bir süreç yaşanıyor. Brezilya’daki üretimin örgütlenmesinde ikili bir taraf var. Teknik müdür yerinde duruyor, üretimi sürdüren teknik müdür hâlâ var, ama aynı zamanda da bir işçi konseyi var; işçi konseyleri esas olarak genel konsey işlevine sahip; işçiler konseylerini, işçi konseyleri de o teknik müdürü ve süreci denetliyor. Böylesi ikili bir durum yaratmışlar. Bu tamamen pratikten doğan bir işleyiş aslına bakarsan. Bu ikili durum üretimi normal kılıyor.
E- Fabrika işgalleri ile kendi çalışma kültürünü oluşturan işçiler, yaşamın diğer alanlarında ne gibi oluşumlar meydana getiriyorlar?
Arjantin’deki işgal fabrikalarına bir festival için gitmiştim, film festivalinin afişini işgal fabrikasındaki sanatçılar yapıyordu. Çünkü fabrikalar başka türlü üretim yapmaya son derece uygun yerler haline gelmişti artık. Sanatçılar orada film yapıyorlar, afiş yapıyorlar, heykel yapıyorlar, cumartesi-pazar sergi açıyorlar. Fabrikalar eğlenceye çok uygun olduğundan, cumartesi – pazar orası bir eğlence mekanı, diskotek olarak da kullanılıyor. İşçiler bir tarafta büyük makinelerde, presslerde çalışırken öbür tarafta şık, güzel kızlar eğlenceye geliyorlar aynı mekana. Ücretsiz olarak film gösteriyorlar, film gösterirken bir yandan da börek ve bira satıyorlar, nasıl kazanıyorsunuz diyoruz, ‘öncekinden iyi kazanıyoruz’ diyorlar. Sanatla bir bağlantı kuruyorlar ve sanatçılar da zaten diyorlardı ki; ‘ biz burada yeni bir kültür yaratıyoruz, gerçek bağlar k
uruyoruz insanlarla…’ Bu bir farklı bir karşı çıkışın örgütlenmesiydi.
E- Brezilya’da gözlemlediğin toplumsal manzaradan örnekler verebilir misin biraz?
M- Brezilya’da bir fabrikada ilginç tecrübeler yaşadım. Fabrikanın suyu olmasına rağmen mahallenin suyu yoktu. Fabrika dışarıya bir çeşme yapmış, işçilerle fabrika bu suyu paylaşıyordu. Böylesi bir uygulamaya bütün olarak karşı çıkmak zorundasın, eğer bütün olarak karşı çıkmazsan zaten ayakta durma şansın yok. Geçen yıl Brezilya’daki Topraksızlar yürüyüşünde 13 bin kişi 17 gün 275 km yüründü. Bu yürüyüşçülerin tükettiği günde iki öğün yemekten 442 bin öğün yemek demek, binlerce ton kahve, binlerce ton su demek, inanılmaz bir süreçti bu… İnanılmaz bir örgütlenme! Yürüyüşçüler herhangi bir kente girdiği zaman MST , kentin kendi geçtiği sokakları dışında kalan sokaklarını da temizliyordu. Televizyonlarda gösterilen yağma görüntüleri vardır, Topraksızlar haydut diye tanıtılır, bunun gerçeklikle ilgisi olmadığını bu gibi jestlerle de kırıyorlar.
E- Bu yürüyüşçüler tarım politikalarında ve sağlık alanında kendi alternatiflerini ne derece kabul ettirebiliyorlar iktidara?
M- Lula bu eylem ve etkinliklerle politikalarını değiştirecek mi diye sorduğumda ‘ hayır, zannetmiyoruz’ diyorlardı. ‘Bu yürüyüş süreci esas olarak bir eğitimdir. Bizim için eğitim, biz böylelikle kendi kendimizi örgütlüyoruz.’ diyorlar. İşte aynı zamanda burada da Freire’nin karşı- eğitim biçimini uyguladıkları bir alan vardı, bu tam anlamıyla ‘ezilenlerin pedagojisi’ dir. Yaşamı tekrar örgütleme kendi kararlarını alabilme süreci olarak algılanmalı tüm bunlar bence. Bu yüzden diğer alanlarla dayanışma sürdürülmeli, salt dayanışma da değil aslında birlikte karar alıp uygulama süreci yaşanıyor .”
a documentary about the workers who work in collective without bosses, with squatting the factories and the working places / areas in brasil, uruguay, argentina and moscani.
the dvd is in four parts.the first one is about brasil and in portuguese, second about uruguay,third about argentina
and the fourth and the last part is about moscani.second, third and the fourth parts are both in spanish.
dvd’ de dört bölüm var. brezilya,uruguay,arjantin ve moscani. brezilya portekizce, geri kalan üçü ise ispanyolca. dvd içinde her bölümde türkçe seslendirme ve altyazı olanakları mevcuttur!!!
indir / download:
http://www.zshare.net/download/53669197e900f024/
http://www.zshare.net/download/53670124105f75be/
http://www.zshare.net/download/53837389e4fb7ccc/
http://www.zshare.net/download/5383812837dd2be2/
http://www.zshare.net/download/538883799467c7cc/
http://www.zshare.net/download/538884087f41d03d/
http://www.zshare.net/download/539281083d62548d/
http://www.zshare.net/download/539281068f622ea1/
http://www.zshare.net/download/539334816556349f/

2 Yanıt to “"patronsuzlar – dünyanın sokakları" metin yeğin / "sin patron – streets of the world" işgalci işçiler / squatter workers”

  1. Kıvanç Says:

    rapidshare’e yüklemeniz mümkün mü acaba? zshare’den yaklaşık 10kb/s ile indiriyor çünkü.

    • anticopyrighttr Says:

      merhabalar,
      z share’in seçilme nedeni,tek yüklemede, 500 mb’a kadar yükleme izni vermesi.
      gb.’lar güren yüklemelerde bu bize bir kolaylık sağlıyordu.
      yükleme yapılan zaman diliminde z-share ile 18-20 kb/s arası indirme olanaklıydı.

      şu anımızda, mevcut koşullarımızda, yüklenecek daha bir çok belgesel varken geri dönüp 4-5 günü 4,5 gb’lık “patronsuzlar”a ayırmamız maalesef ki pek mümkün gözükmemekte.

      selamlar,

      direniş ve dayanışmayla;

      ancr- tr kollektifi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: