Eylül, 2011 için arşiv

16 ton – vicdan ve serbest piyasaya dair bir film

Posted in Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Belgesel (Documentary), emek hareketleri ( worker movements ), insan hakları (human rights), yakın tarih ( near history ) on Eylül 12, 2011 by anticopyrighttr

“16 Ton”, Ümit Kıvanç’ın tasarım ve hammaliyesini üstlendiği “vicdan ve serbest piyasaya dair bir film.” İsmini Merle Travis isimli folk müzisyeninin 1947’de yayınladığı madencileri anlatan ’16 Tons’ isimli şarkıdan alıyor: “Benim ölmeye durumum yetmez / Ruhum şirket mağazasında rehin”. Anti-komünizm yıllarında anlaşılır şekilde pek tutmayan şarkı 10 sene sonra Ernie Ford’un tekrar söylemesiyle popüler hale gelmiş. 50’lerde savaş sonrası ekonomik canlanma döneminde böyle bir şarkının tutması ilk bakışta acayip görünebilir ama genel konforun artmasına ve herkesin madende çalışmamasına rağmen yeni ekonomik düzende herkes bir yerlere borçlu. Ve birileri çıkıp ruhunu şirkete esir vermekten bahsedince bu durum herkese yakın geliyor.

Ümit Kıvanç, serbest piyasayı keşifler tarihinden başlayarak anlatıyor. Tabi bize ilkokul kitaplarında keşifler tarihi olarak anlatılan şey aslında zulmün ve köleliğin tarihi. Dünya nüfusu 400 milyonken 70 milyon Amerikan yerlisinin katledildiği, canlı canlı köpeklere yedirildiği bir tarih. Sömürgecilerin silahı tüfekti, sanayi devriminin silahı da buhar makinesi oldu. Fabrikaların çalışması için kömürün lazım olduğu, bu yüzden yığınlarla insanın madenlere hapsedildiği, bize yine ilkokul kitaplarında ilerleme olarak anlatılan dönem için filmde şöyle deniyor: “İnsanlık ilerlemek için aklını kullandı. Önce 5 yaşını geçmiş her yoksul çocuğu yer altına gönderebileceğini akıl etti. Veletler hem daracık tünellerde kolaylıkla gidip gelebilirler, hem de büyüklere göre çok daha düşük ücretle çalıştırılabilirlerdi. Akıl, yoksulları çoluk-çocuk madenlere gönderdi; din de karanlıkta can verenlerin arkasından ilahiler söyleyerek kalanları teselli etmeye koyuldu. Böylece ertesi gün yine madene inebileceklerdi.”

1890’ların sonundan başlayarak ABD’deki madencilik tarihini hızlıca özet geçen sekans benim için filmin en rahatsız edici kısımlarından biri oldu. Zira 100 küsür senede değişen pek bir şey yok. Sendika hakkı için yürüyüşe geçen, üzerlerine ateş açılan ve top atılan işçiler. Tedirgin olan piyasalar. Serbest piyasanın silahlı muhafızları, emekçilere verilmeyen en temel sosyal haklar, tutuklamalar, işkenceler, çadır yakmalar. Bütün bunlar olurken “halkla ilişkiler çağı” gereklerine uyarak şirketlerin imaj yönetiminden sorumlu danışmanlar, onlarla el ele çalışan medya. Her gün maden patlamalarında ölen işçiler, sayıları binlerce. Şöyle hızlıca hafızamı yokluyorum, 1 Mayıs’ta bir hastanenin içine gaz bombası atan imamın ordusunu, başbakan kisvesi altında küresel sermayenin sözcülüğünü yapan adamın Tekel direnişi hakkında söylediklerini, tek başına direnen kadın işçiler Türkan Albayrak ve daha dün saldırıya uğrayan Batıgül Tunç hakkında söylenen çirkin kelimeleri, direnişleri hala devam eden Mas-Daf, Erege-Metal, Ontex ve Casper işçilerini anımsıyorum. Kürt işçilerin PKK’lı diye kovulmasını, çadırlarının yakılmasını, taşeronluk sisteminden yaka silkmiş görme engelli vatandaşa bakan nezdinde edilen hakareti. Canlarını silikozise kaptıran kot kumlama işçilerini. Merkez medyanın sessizliğini, eve ekmek götürmek için didinen emekçiler için hiçbir şey ifade etmeyen işlem hacmi, hisse fiyatı gibi bilgilerle dolu ekonomi sayfalarını. Türkiye’de 2005’te 82, 2006’da 35, 2007’de 38, 2008’de 43, 2009’da 76, 2010’da 52 madencinin öldüğünü. Paragrafın başında değişen pek bir şey yok yazdım ama var aslında. 100 sene önce yaşananların adı “katliam”dı, bugünse “kaza”.

Belgeselin ortasına doğru “Elmas Çağı” bölümüyle beraber laf Zonguldak’a, buharlı gemileri çalıştırmak için kömür gerektiğine uyanan Osmanlı zamanına, Abdülmecit dönemine getiriliyor. Hazine-i Hassa’ya katılan kömür havzası önce Galata sarraflarına kiraya veriliyor, sonra Fransız ve İngilizlerin akınına uğruyor. Köleliğin tarihi de yöre köylüsünün boğaz tokluğuna, iptidai koşullarda, nizamname zoruyla çalıştırılmasıyla başlıyor. Amaç dünyada serbest piyasanın, ülkede ise devletin bekasını sağlamak. Taşın kerpicin üzerinde uyuyan, banyo yapamayan, köylerine dönmeleri için tren kullanmalarına izin verilmeyen emekçilerin imdadına Cumhuriyet yetişiyor (!) Aslında 1921’de zorunlu çalışmanın kaldırılması ve 8 saatlik işgününün kabul edilmesi olumlu gelişmeler ancak ücretlerin son derece düşük olduğu ve işçilerin çıkardıkları kömürün miktarına göre para aldığı bir sistemde makineleşmeyle sağlanamayacak olan verim artışının başka yollardan sağlanması lazım. Bu da zaman zaman grevlere ve işçi yürüyüşlerine yol açan kötü çalışma koşullarıyla sağlanıyor. Bölgede yarı işçi – yarı köylü olarak tutulan vatandaşlara getirilen madende çalışma mükellefiyeti, ocaklardan kaçan işçilerin eşlerinin devlet eliyle rehin alınıp madene geri dönmelerinin sağlanması gibi yöntemler. 1950’de tek parti diktası bitmesine rağmen aynı tas aynı hamam, ölümlü kaza oranları diğer ülkelerin kat be kat üzerinde seyrediyor. Türkiye Kömür İşletmeleri’nin dört amacı içerisinde “üretim maliyetlerini düşürmek” bulunduğu ve insan hayatı maliyetten sayılmadığı için başka türlüsü de anormal olurdu.

Belgesel ikinci yarısının büyük bölümünü 1965 senesinin Mart ayında çıkan işçi isyanlarına ayırıyor. Gelik, Karadon (2010 senesindeki facianın yaşandığı maden), Kilimli ve Kozlu madenlerinde işçiler gündeliklerini ve eşitsiz muameleyi protesto etmek için greve başlıyor. Devlet her zaman olduğu gibi çözümü silahta görüyor, donanma Zonguldak’a yanaşıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan işçiler denizcilere doğru yürüyünce ateş açılıyor ve iki işçi hayatını kaybediyor. 10 bin askerin şehrin çıkışını tuttuğu, hükümetin basına sansür getirdiği, savaştaymışçasına uçaktan bildirilerin atıldığı ve hatta Türk-İş başkanının işçilerin kendilerine içki içiren bir avuç komünistin dolduruşuna geldiğini söyleyecek kadar küçüldüğü isyan, sonuç olarak emekçilerin liyakat primleri, ücretler, çalışma saatleri ve gördükleri eziyete dair taleplerinin kabul edilmesiyle son buluyor. Yine aynı şeyi söyleyebiliriz, o gün bugün hiçbir şey değişmedi. Bu hafta içi Bekaert ve demiryolu işçileri taleplerini ancak direnerek kabul ettirebildiler, devletin medya üzerindeki sansürü ve tehditleri devam ediyor, işbirlikçi sendikalar hükümet borazanlığı yapıyor.

Başkaları gün yüzü görsün diye kendilerini karanlığa hapseden, görünürde kimseyi bir şeye zorlamayan serbest piyasa ekonomisinin koşulları içinde açlık ve ölüm tehlikesi arasında bir seçim yapmak durumunda kalan, ciğerlerini dolduran kömür tozlarıyla bile bile hayatlarını kısaltan, ölünce hep beraber ölen madencilere bir saygı duruşu ve ağıt niteliğinde “16 Ton” Ümit Kıvanç da emek vermiş, araştırmış, modern belgesel teknikleri, bol bol animasyon / arşiv resmi / gravür / desen kullanılarak, hafif müstehzi bir tonda ama lafını esirgemeyen bir belgesel yaratmış.”

“16 ton – vicdan ve serbest piyasaya dair bir film” is a documentary on conscience & open market economy…

türkçe / turkish !!!

indir / download:
https://rapidshare.com/files/3956980209/Vicdan_ve_serbest_piyasaya_dair_bir_film.part1.rar
https://rapidshare.com/files/3334712796/Vicdan_ve_serbest_piyasaya_dair_bir_film.part2.rar
https://rapidshare.com/files/3699578254/Vicdan_ve_serbest_piyasaya_dair_bir_film.part3.rar