Archive for the Ekoloji (Ecology) Category

vatandaş mustafa / fırtına özgür aksın

Posted in Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Belgesel (Documentary), Ekoloji (Ecology), insan hakları (human rights), yakın tarih ( near history ) on Mayıs 10, 2013 by anticopyrighttr

vatandaş mustafa-fırtına özgür aksın

hidroelektrik santrali yapılması kararının çok öncesinden beri,yaklaşık yüz yıllar,burada yaşayan insanlar hidroelektrik santralinin yapılmasıyla doğa harikası olan bu alanın katledilmesine şahit kalmakla kalmayıp üstüne zorla göç ettirildiler.
açılan davalar ve altı yıllık bir hukuk mücadelesinin ardından sürecin tanıklarıyla sürecin değerlendirilmesi..

the importance of nature in human life is proved once again when a hydro electrical plant is wanted to be built at fırtına vadisi,one of the most beautiful parts of black sea coast.people living here for hundred years were witnessing the murder of this great natural wonder which was a natural park,at the same time they were forced to leave the land where they live.details of 6 years enduring juridical struggle and law cases,feelings and the opinions of the community..

türkçe / turkish !!!

indir / download:
http://www.mediafire.com/?538b6unaxfmjgea
http://www.mediafire.com/?tbncdi8pcklt7lr

işte böyle

Posted in Çevre (Enviroment), Belgesel (Documentary), Ekoloji (Ecology), insan hakları (human rights), yakın tarih ( near history ) on Kasım 19, 2012 by anticopyrighttr

hes musibeti erzurum bağbaşı’nı da vurdu. senelerdir süren hukuki ve fiziki mücadele, müteahhit firmanın baskısıyla yöre halkının aleyhinde seyrediyor. köylülere verilen akla ziyan cezalardan biri, 17 yaşındaki leyla’nın tüm köyle konuşmaktan men edilmesi. ilk kez devlet şiddetine maruz kalan köylüler, susuzluğa ve suskunluğa mahkum edilseler de gündelik hayat devam ediyor, elbet.

hydroelectric plant trouble stroke erzurum bağbaşı, along with many others. legal and physical struggle of several years has turned against the habitants, due to the pressure of the contractor. one of the unbelievable verdicts is for leyla, an 17-year-old girl: she is prohibited from talking to any villagers. villagers who faced with the state violence for the very first time in their lives, though sentenced to silence and thirst, naturally, continue their everyday lives.

türkçe / turkish !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/1687275989/iste%20boyle.part1.rar
https://rapidshare.com/files/2594791852/iste%20boyle.part2.rar
https://rapidshare.com/files/3062161470/iste%20boyle.part3.rar

çöp savaşçısı / garbage warrior

Posted in Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Çevre (Enviroment), Belgesel (Documentary), Ekoloji (Ecology), faydalı bilgiler ( useful info ), Karşı Kültür (Counter-Culture) on Kasım 12, 2012 by anticopyrighttr

kırk seneden beri geri dönüşümlü materyaller kullanarak, merkezi şebeke sistemlerinden bağımsız, %100 sürdürülebilir evler inşa eden amerikalı mimar michael reynolds’ın ilham verici mücadelesini konu alan belgeseli garbage warrior’ı izledikten sonra, bazı şeylerin tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. michael reynolds’ın ortaya çıkarmış olduğu %100 sürdürülebilir yaşamı olanaklı kılan bu becerikli evlerin adı earthship’dir.

earthship’ler yağmur ve kar suyunu toplayarak 4 defa kullanmakta ve kişi başı günlük ortalama su kullanım miktarını 300 lt’den 75 lt’ye düşürmekte, bu sayede su şebeke hattına olan bağlanma ihtiyacını ortadan kaldırmaktadır. earthship’ler güneşin ve rüzgârın enerjisini kullanarak sürdürülebilir yöntemlerle elektrik üretip akülerde depolamakta, böylece elektrik şebeke hattına olan bağlanma ihtiyacını da ortadan kaldırmaktadır.

earthshipler küvet ve lavabodan gelen gelen gri suyu evin içerisinde bitkilerin yetiştiği botanik hücrelerde arındırmakta, bitkiler tarafından arındırılan suyu ise sifon suyu olarak tekrar kullanmaktadır. sifonun çekilmesinden sonra ortaya çıkan suyun ise dışarıda toprağa gömülü bir septik tankta çözünmesi sağlanmakta ve sıvı gübre olarak dış mekan botanik hücrelerinde tekrar kullanılması gerçekleşmektedir. böylece kanalizasyon hattına bağlanma ihtiyacı ortadan kalkmaktadır.

bu arındırma işlemi sırasında bitkiler doğal olarak çok sağlıklı bir şekilde beslenmekte ve iç mekan botanik hücrelerinde yıl boyu %100 doğal gıda üretimi sağlanabilmektedir. aynı zamanda bu bitkiler sağlık ve estetik açısından faydalı bir ortam oluşturmakta ve iç mekanın havasını temizleyerek ev sahipleri için bol oksijenli bir yaşama ortamı sağlamaktadır.

bütün bu olumlu özelliklerine rağmen earthship’lerin inşaları engellenmeye çalışılmış ancak michael reynolds ve ekibinin verdiği mücadele sayesinde earthship’lerin ortaya çıkışı durdurulamamıştır. şimdi sıra dünya çapında insanlara, hayatlarını kendi avuçlarının içine alabilme ve iklim değişikliği ile savaşabilme yeteneği verecek bu evleri ulaştırmaktadır. gerek iklim değişikliği gerekse doğal kaynaklarımızın tükenmesi gibi sebeplerle sahiplerinin bütün temel ihtiyaçlarını karşılayan evleri geri dönüşümlü materyallerle inşa etmeye başlayacağımız 21. yüzyılın başlarında earthship’ler model alınma özelliklerini hala koruyorlar.

belgesel michael’in mücadelesini ve yaşanabilir alanlar yaratmak için earthship modelini anlatıyor.

garbage warrior is a documentary about architect mike reynolds, inventor of the earthship style of building. it follows reynolds’ and how he developed the earthship style of building and his struggle with the legislature of taos, new mexico, the location of his experimental earthship community, in order to be allowed to build homes that do not match the structures of local building codes.

türkçe altyazılı / english (turkish hardcoded subtitled)!!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/1288827213/cop%20savascisi.part1.rar
https://rapidshare.com/files/1275389922/cop%20savascisi.part2.rar
https://rapidshare.com/files/3553597241/cop%20savascisi.part3.rar
https://rapidshare.com/files/2836073080/cop%20savascisi.part4.rar

what in the world are they spraying?

Posted in Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Çevre (Enviroment), Ekoloji (Ecology) on Kasım 9, 2012 by anticopyrighttr

şimdiye dek herkes bir ufuktan diğerine uzayan jet uçaklarının ardında bıraktığı kesişen beyaz bulut izlerinin gökyüzünde bulanık bir iz yarattığını görmüştür. doğuştan gelen zekamızla bile bize jet motorlarından çıkanların sırf buhar izlerinden oluşmadığını anlarız, ama şimdiye kadar kimse şu soruların cevabının peşine düşmemiştir: bunu kim, neden yapıyor? bu belgeselin yayınlanmasıyla, herşey değişti. işte size, küresel iklimi değiştirmeye, havayı kontrol etmeye ve toprağın ve suyun kimyasal yapısını değiştirmeye kararlı bilimadamları, şirketler ve hükümetler tarafından yürütülen jeo-mühendislik adlı hızla gelişen bir endüstrinin hikayesi. — sözümona insanoğlunun daha iyi bir yere gelmesi için.- yetkililer bu programların sadece karar aşamasında olduğunda ısrar etse de, 1990’dan bu yana bunların kullanıldığına dair bol bol delil mevcuttur— ve etkileri mahsülleri, vahşi yaşamı ve insan sağlığını muazzam ölçüde tahrip ediyor. bizlere rızamız olmadan zehirli maddeler püskürtülüyor, buna ek olarak bize saldırılıyor ve bu konularda bize yalan söyleniyor.

by now everyone has seen crisscrossing streaks of white clouds trailing behind jet aircraft, stretching from horizon to horizon, eventually turning the sky into a murky haze. our innate intelligence tells us these are not mere vapor trails from jet engines, but no one yet has probed the questions: who is doing this and why. with the release of this video, all of that has changed. here is the story of a rapidly developing industry called geo-engineering, driven by scientists, corporations, and governments intent on changing global climate, controlling the weather, and altering the chemical composition of soil and water — all supposedly for the betterment of mankind. although officials insist that these programs are only in the discussion phase, evidence is abundant that they have been underway since about 1990 — and the effect has been devastating to crops, wildlife, and human health. we are being sprayed with toxic substances without our consent and, to add insult to injury, they are lying to us about it.

ingilizce / english !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/1959693242/what%20in%20the%20world%20are%20they%20spraying.part1.rar
https://rapidshare.com/files/1313578477/what%20in%20the%20world%20are%20they%20spraying.part2.rar
https://rapidshare.com/files/601999886/what%20in%20the%20world%20are%20they%20spraying.part3.rar
https://rapidshare.com/files/3166194274/what%20in%20the%20world%20are%20they%20spraying.part4.rar
https://rapidshare.com/files/222981700/what%20in%20the%20world%20are%20they%20spraying.part5.rar

eco pirate the story of paul watson

Posted in aktivizm (activism), Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Çevre (Enviroment), Belgesel (Documentary), Ekoloji (Ecology), hayvan özgürlüğü ( animal liberation ) on Kasım 6, 2012 by anticopyrighttr

sea shepherd conservation society (deniz çobanı koruma derneği), greenpeace’in kurucularından biri kaptan paul watson’un 1977 yılında  kurduğu dernek… faaliyetlerini denizlerde ve okyanuslarda yürüten kuruluşun, neptune’s navy (neptün’ün donanması) olarak adlandırdığı rv farley mowat, mv steve irwin ve rv sirenian adında üç gemisi vardır. dernek bunların yanı sıra daha küçük teknelere de sahiptir.

sea shepherd, antarktika’daki nesli tükenmekte olan balinaları avlamak için harekete geçen japon balıkçılarıyla mücadele etmektedir. dernek, balina avcılığı konusunda şiddete başvurmadan direniş sergilemeyi yeğleyen greenpeace’e nazaran, uluslararası balina avcılığı hukukunu çiğneyen gemilerin kasıtlı olarak batırılmasını ya da sabote edilmesini onaylar ve reformist tavırlarından dolayı greenpeace ile çalışmaz.

paul watson’un hayatına ve sea shepherd’ın mücadelesine bakmadan önce,internationala’dan alıntıladığımız,paul watson’la ekotaj,elf ve alf hakkında yapılan röportajı okumakta bir fayda var:

“paul watson / sea shepherd gemisinin kaptanı

alf ve elf terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi?

Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm suçlamaları genelde çok keyfidir. Terörizm konusunda nesnel bir yargı merci bulunmadığını söyleyebiliriz. Aslında, 11 Eylül sonrası ABD’sinde bu yafta medyada öylesine gelişigüzel kullanılmıştır ki kelimenin gücünü kaybetmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bu sözcük giderek İngilizce’de en çok, en düşüncesizce, umursamadan ve sorumsuzca kullanılan sözcük haline geliyor.

Terörizm, askeri ya da muharip olmayan taktiklerden ve stratejilerden beslenen bütün şiddet eylemleridir şeklinde bir tanımla açıklanabilir. Peki, içi masum yolcularla dolu iki uçağı kaçırıp Dünya Ticaret Merkezi’ne bilerek çarpmak bir terörizm eylemi midir? Elbette öyledir. Peki Yemen’de ABD’ye yönelik saldırı bir terörizm eylemi miydi? Burada cevabımız “hayır” olmalı. Sadece savaşçılar söz konusuydu. Hedef ise askeri bir hedefti. Bu, şiddet içeren bir eylemdi; ancak bir terörist saldırı değildi. Buna benzer şekilde, Pearl Harbor’a yönelik Japon saldırısı bir askeri saldırı olup bir terör eylemi değildi. Bunun tersine, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’yi atom bombasıyla vurması ise terörist saldırılardı; çünkü buradaki hedefler sivil insanlardı. Bir uçağın kaçırılıp Pentagon’a düşürülmesi bir terör eylemi miydi? Evet, çünkü hedef tartışmasız bir şekilde askeri bir hedeftiyse bile, kaçırılan uçakta masum siviller bulunuyordu.

Bu şekilde tanımlanan terörizmin son zamanlarda icat edilen bir medya tanımı olmadığını bilmemiz gerek. Terörizm tarihin ilk zamanlarından beri insan kültürlerini meşgul eden bir konu olageldi. Elbette, tarihi kaydedenler açısından bu eylemlerin daima terörizm olarak görülmediğini bilmek lazım. Örneğin; Amerika Yerlileri ve ABD hükümetleri arasındaki sorunlarda, Kızılderili köylerinin yakılmasına muhabere denmiştir, oysa Little Big Horn Muhaberesi ise ABD tarihine bir katliam olarak geçmiştir, oysa burada çarpışan taraflar sivil değildi. Nikaragua’da kontralara terörist gözüyle bakılıyordu; ama Reagan yönetimine göre onlar özgürlük savaşçılarıydılar. İngiliz hükümeti Boston Tea Party’yi meşru bir eylem olarak görmüyordu, George Washington’ın adamlarına hain ve terörist gözüyle bakılıyordu. Nathan Hale terörizm iddiasıyla asıldı, ve eğer yakalansaydı Washington’ın da akıbeti aynı olacaktı.

Hedefin ne olduğunu ortaya koyarak eylemin terörist bir saldırı mı yoksa askeri bir saldırı mı olduğunu anlamak zor değildir. Sivillere yönelik askeri, politik, dini ve kriminal gruplar tarafından uygulanan şiddet içeren eylemler terörist saldırıdır. Ama iş bu kadar basit değildir.

Örneğin, terörizmin genelde kabul gören tanımlarından birisi şudur: terörizm; elinde düşük teknolojiye sahip ya da teknoloji içermeyen silahlar bulunan insanların ileri teknoloji silah sistemlerini kontrol eden hükümetlere yönelik eylemleridir. Mesela bir tanka molotif kokteyli atarsanız siz bir teröristsiniz. Ama 100 milyon $ değerindeki uçaklardan bir okul servisine napalm bombası atarsanız o zaman siz olsa olsa askeri bir hedefi vuruyorsunuzdur. Bütün mesele, donanımın fiyatıdır.

Bu yazıyı yazarken, televizyonda iki haber gördüm. Haberlerden birisi çevreci “teröristlerin” bir mink çiftliğinden 10 bin minki serbest bıraktığını yazıyordu. Kimse yaralanmamıştı. Mülke zarar verilmemişti ve 10 bin hayvan anal yoldan elektrik verilme yoluyla öldürülmekten kurtarılmıştı. Bu haberden önceki haberde ise Hamas’a yönelik bir İsrail “saldırısı”nın olayla alakası olmayan 6 insanı nasıl öldürdüğü anlatılıyordu.

Terörizm ne zaman terörizm olmaktan çıkar? Cevap şu: terörizm; hükümetler, kurumlar ya da dinler tarafından onaylandığında ya da medya öyle olmasına karar verdiği zaman terörizm olmaktan çıkar. Hükümetler, dinler ve kurumlar daha dominant ve güçlü oldukça, statükoyu korumak ya da sosyal ve politik değişim amacıyla terörün kullanılması daha da meşrulaşır.

Adolf Hitler’in demokratik yöntemle seçilmiş bir lider olduğunu ve 30lı yıllarda Almanların ya da yabancıların Onun hükümetine yönelik muhalefetinin yasak olduğunu unutuyoruz. Yahudilerin toplama kamplarına götürülmesine karşı çıkmak suçtu, ve Nazilere suikast düzenleyenler aslında meşru bir devletin yasalarını çiğniyorlardı, bu yüzden de terörizmle suçlanabilirlerdi. Yahudilerin toplama kamplarına götürülmelerine karşı çıkmak yasaya aykırı idiyse bile, ahlaki anlamda bu doğru bir şeydi, ve bazen yasalara meşru müdafaa ya da devletin yasal tiranlığından kurtulmak amacıyla insanlar karşı çıkmadan müdahale edilmesi gerekiyordu. Günümüzde çevre ve hayvan hakları hareketlerinde gördüğümüz şey de budur. İnsanlar hayatı devletin yasal tiranlığından korumak için yasalara karşı çıkmak zorunda bırakılıyor.

Peki bu durum, yasaya karşı çıkan diğer hareketlerden ya da bireylerden hangi anlamda farklı? Mesela; kürtaj yasasına karşı çıkan eylemciler doğmamış bebekleri hükümetin politikalarından korumak için yasayı çiğniyorlar. Aslında temel ilkeler açısından bir fark söz konusu değil; ama şiddetin dereceleri anlamında farklar var. Hristiyan kürtaj karşıtları kasıtlı olarak doktorları öldürüp sivilleri bombaladılar. Hayvan hakları eylemcileri ve çevreciler tek bir cinayet işlemedi ya da cinayeti hedefleyen bir eylemde bulunmadılar. Kürtaj karşıtları doktorların katil olduğunu ve ölmeyi hak ettiklerini öne sürüyorlar. Bu argümanın kendini hayat hakkını savunanlar olarak tanımlayan bir gruptan gelmesi saçma. Bu hakkı savunanların çoğunun ölüm cezasını savunduğunu da biliyoruz. Bir keresinde balina avcılığını engellemem sebebiyle radyoya bomba ihbarı yapılmış ve benden de radyoyu terk etmem istenmişti. Buradaki ikiyüzlülük hem şaşırtıcı hem de düşündürücü. Ancak, hayvan hakları eylemcileri ve çevrecileri kürtaj karşıtlarının felsefeleriyle ters düşse bile eylemleri ve taktikleriyle ters düşemezler, bu ikiyüzlülük olur. Ancak kürtaj karşıtlarının eylemlerini şiddet ve cinayet olmaları anlamında kınayabilirler.

Bir terörist, eğer terör eylemleri onu devlet adamı kademesine çıkarıyorsa da terörist değildir. Michael Collins, İrlanda İngiltere’den bağımsızlığını kazandığı andan itibaren artık bir terörist değildi. İrlandalılar terörizmi İngiltere’ye karşı bir silah olarak kullandı, ve terörizm yüzünden askeri hedeflerin hayata geçirmeyi başardılar. Terör taktikleri olmasaydı bugün İrlanda bağımsız bir devlet olmayacaktı.

Terörizmin meşrulaştırılmasına verilebilecek en iyi örnek, savaş sonrası İngiltere tarafından yönetilen Filistin’dir. Burada bir sürü Yahudi terörist grup bulunuyordu, en ünlüsü de Stern Gang’di. Bu grup Avraham Stern tarafından İngiltere karşıtı Irgun grubundan ayrılarak kurulmuştu. Stern Gang’in operasyon komutanı İzak Şamir’di. İzak Şamir Likud Partisi’nden dışişleri bakanı olarak göreve gelmiştir. Bu da başbakanlığa yükselmesinde bir başka adımdı. Başbakan Menachem Begin, İzak Şamir’i dışişleri bakanlığına getirdiğinde onun 2 suikatten sorumlu birisi olduğunu biliyordu. İzak Şamir 1944’te Ortadoğu’da İngiliz temsilci Lord Moyne’u ve BM’in Filistin konusunda arabulucu olması göreviyle yolladığı Folke Bernadotte’u suikast sonucu öldürmüştü. Ama bu, Başbakan Menachem Begin için şaşırtıcı ya da sürpriz bir durum değildi, zira kendisi de Yahudi terörist grubu Irgun’un bir zamanlar bir üyesiydi. 1946’da King David Hotel’deki İngiliz idare merkezine bombayı yerleştiren de Menachem Begin’di. Bu bomba sonucunda 90 kişi ölmüştü, 45 kişi yaralanmıştı. Ve bu adama 32 sene sonra 1978’de resmen Nobel ödülü verildi.

İsrail’in bağımsızlığından sonra Başbakan David Ben-Guiron hem Irgun’u hem de Stern Gang’i yasakladı, ancak teröristlerin adalet karşısında hesap vermesi gibi bir durum hiç söz konusu edilmedi. Tam tersine, sokaklara suikastçilerin isimleri verildi. Hatta Menachem Begin, Avraham Stern’in resminin bulunduğu pullar da bastırdı. Bugün, Filistin terörizmine karşı çıkan İsrail, kendi devletinin kurulmasını da bombalar ve suikastler yoluyla uyguladıkları terör eylemlerine borçlu olduğunu unutmuşa benziyor.

Yahudilerde mekhabbel diye bir kelime vardır. Bu kelime politik şiddet kullanan kişi anlamına geliyor. İngilizlere karşı silahlı mücadele yürüten İzak Şamir ve arkadaşları tarafından gururla kullanılmıştır bu kelime.40lı yıllarda bu kelime sabotajcı kelimesiyle yer değiştirdi, Stern Gang sabotaj düzenlemekten çok daha fazlasını yapıyordu oysa. Bu kelime günümüzde terörist kelimesine dönüşmüş durumda, aynen “Filistinli terörist” kelimesinde olduğu gibi. Diğer bir deyişle, artık hedefe ulaşıldıktan sonra yani İsrail devleti kurulduktan sonra, hedef yani İsrail devleti aynı yöntemleri kullanarak kendisine zarar vereceklerden korunmak zorundaydı.

Hükümetler vatandaşlarının fikirlerinin ve eylemlerinin çerçevesini belirlerler. Timothy McVeigh Oklahoma City’deki bombalama eyleminde ölen çocukları nasıl olup da ” savaş zaiyatı” diye nitelediği sorulduğunda bunun devletten öğrendiği bir kavram olduğunu söylemişti: “Körfez Savaşı’nda öldürdüğümüz çocukların savaş zaiyatı olduğu söylendi bize, Waco’da öldürdüğümüz çocukların savaş zaiyatı olduğu söylendi bize. Ne farkı var?”

Neden şiddetin sorunların çözümü için gerekli olduğu sorulduğunda McVeigh bunu da devletin öğrettiğini, devletin bütün problemleri şiddet yoluyla çözdüğünü söyledi. Buna McVeigh’in sorunu da dahildi, kendisi şiddete karşı çıkıyormuş numarası yapan bir devlet tarafından öldürüldü. Devlet McVeigh’in taktiklerine karşı çıkmıyordu; sadece hedef konusundaki seçimleriydi karşı çıktıkları.

Şiddet dolu bir toplumda insanların şiddet içeren çözümler aramasına şaşırmamak zorundayız. Medya kültürümüz şiddeti yücelten ve şiddetin sonuç verdiğinin altını çizen filmler, dergiler, kitaplar ve müzik aracılığıyla her bir kuşağı eğitiyor. Ve şiddet , onu uygulayanlar ve destekleyenler tarafından meşrulaştırılırken buna karşı çıkanlar tarafından da kınanıyor. Diğer bir deyişle, bütün insanlar felsefesini kabul ettikleri şiddeti desteklerken felsefesini kabul etmedikleri şiddete de karşı çıkıyorlar.

Toplumsal değişim şiddet dolu bir girişimdir ve daima da böyle olmuştur. İnsanlık tarihinde şiddetten uzak bir şekilde başarılmış toplumsal veya politik bir devrim yaşanmamıştır. Şimdi hemen Gandi şiddet kullanmamış bir örnek olarak öne sürülecektir. Ne yazık ki onun mücadelesi şiddetten uzak değildi. Gandi şiddetten uzak durmayı İngilizlere karşı bir strateji olarak kullandı. Bu onların Aşil topuğuydu. Gandi taktikleri Stalin’e ya da Hitler’e karşı asla işe yaramazdı. Zaten İngilizlerle de çok işe yaramadı. Hint Devrimi bir çok cepheden meydana gelmiş bir mücadeleydi. Şiddet dolu direnişler yaşandı, mesela Subhas Chandra Bose ve İngiliz racasına karşı organize silahlı direnişini burada sayabiliriz. Gandi’nin takipçileri öldürüldü. Gandi’ye de suikastte bulunuldu.

ABD’deki Sivil haklar hareketi de Dr. Martin Luther King gibi özgürlük savaşçılarının şehitlikleri sayesinde elde edilmiştir. King ve ona inananlar genelde şiddet içermeyen taktikleri sebebiyle takdir edilmeliyse de elde edilen başarılar gene de şiddet kullanmanın bir sonucudur. Hükümetin statükoyu değiştirmesi için hayatlar feda edildi.

ALF ve ELF eylemcileri de bugüne dek varolan diğer sosyal ve politik hareketlerin taktiklerine ve stratejilerine öykünüyor, ama tek bir fark var-henüz kimseyi öldürmediler. Ancak hem çevreciler hem de hayvan hakları eylemcileri öldürüldü ve medya da onların ölümüne terörizm gözüyle bakmaya hiç istekli değil.

1985’te Fransa hükümetinin ajanları Yeni Zelanda’da Rainbow Warrior gemisini batırıp bir fotoğrafçıyı öldürdüler. Hiçbir devletin lideri bu saldırıya terörizm demedi. Ancak Sea Shepherd Conversation Society yasaya aykırı olarak hiç kimseye zarar vermeden balina avına müdahale edince bu eyleme medyada hemen ekoterörist eylem adı verildi, hem de yasal hiçbir suçlama yapılmamasına rağmen. Balıkçılık şirketleri medya ya da hükümetlerin zerre kadar tepkisi olmaksızın bir çok türü ortadan kaldırıyor, ama Earth Island Institute tuna boykotu ya da yunusların korunması amacıyla eylem çağrısı yapınca ekonomik eko-terörizmi savunmakla suçlanıyorlar.

Eko-teröristler gerçekten var. Exxon Alaska’da eko-terörizm yaptı. Union Carbide, Bhopal’da, Hindistan’da eko-terörizm yaptı. Ormanları katleden endüstriler her gün eko-terörizm işliyor. Bu şirketlerin isimleri terörist kurumlarla alakalı hiçbir federal listede bulunmayacak; çünkü onların parası var ve para da Mark Twain’in bir zamanlar “Orospuların Parlamentosu” dediği Washington, DC’de düdüğü çaldıran yegane şeydir.

Okyanuslarımızın ve ormanlarımızın tamamen ortadan kaldırılması ve biyoçeşitliliğe yönelik inanılmaz suikastler en üst düzeyde bir terörizmdir- antroposentrik(insan merkezci) kültür tarafından kabul edilen bir terörizmdir. Acı gerçek şu ki son 65 milyon yıl içerisinde yok olan türlerden çok daha fazlasını 1980 ile 2040 yılları arasında kaybetmiş olacağız. Bu kitlesel yok oluşun önemi çok büyük ve bu durumun şu anda hominidlerin birbirine yönelttiği saldırılardan ve bütün terörist saldırılardan çok daha büyük sonuçları olacak.

ALF ve ELF gibi gruplar nereye gidiyor? Cevabı şöyle: eylemciler nereye kadar götürmek isterse oraya. Bu gruplar hiçbir kurumun ya da devletin güdümünde değiller. Merkezi bir otorite söz konusu değil. Bunların önceden tahmin edilmesi mümkün değil, ve bu yüzden pratik anlamda da durdurulmaları imkansız. Bu gruplar, hiçbir şekilde yasal önlem almayan ve bu yüzden eylemcilerin öfkelerine gaz veren zalim bir kültüre yönelik tepkilerin yansımasından başka bir şey değil. Hareket içerisinde insanlar hapse atılıp taciz edileceklerdir, ama bunun önüne geçilmesi mümkün değil; çünkü anaakım kurumların yer altı kurumlarının eylemlerini bastırmak için yapabilecekleri hiç bir şey yok.

Aslında bütün dünya şu anda görünmez direniş gruplarıyla savaş halinde olan kurumlarla dolu, bu grupların birçoğu birbiriyle sorun yaşıyor. Bazıları iyi bazıları ise kötü, bakana göre değişir. Üyelerin ve eylemcilerin gözünde hepsi iyi. Tabii 6,5 milyar egonun yarıştığı bir dünyada bundan doğal ne olabilir? Nüfus arttıkça bütün bu kaotik meselelerle başa çıkmak için daha baskıcı kanunlar ortaya çıkacaktır.

Şu anda hayvan hakları ve çevre hareketlerinin önündeki en büyük mesele her iki hareketin de global hükümetler, medya ve finans kurumları tarafından marjinalleştirildiği bir sistem içerisinde nasıl hayatta kalacağıdır. İnsan doğası denen şey gereği hareketler daha baskıcı koşullara uyum sağlayacaktır, ve bunu becermenin en güvenli yolu hücre yapılanmaları aracılığıyla yer altına inmektir. Aslında, yer altı direnişini ortaya çıkaran şey bu baskının kendisidir, baskı çoğaldıkça direniş hareketlerinin becerisi artar.

Bu konuda verilebilecek en iyi örnek, Almanya ve Avusturya’da son derece ölümcül bir Nazi rejiminin varlığına rağmen yer altı direnişinin asla çözülmemiş olmasıdır. Fransız direnişi Fransız vatandaşlarının %2’si kadarından oluşuyordu; ama Almanlara karşı “terörist” eylemlere giriştiler ve bir çok kayba rağmen Nazilerin yenilmesi için yardım ettiler. Fransızların çoğu bu ekstrem gruplar onların uğruna savaşıp öldükleri için hiç bir şey yapmadı. Ekstrem bir eyleme karşılık ekstrem bir cevaptı bu- yani Fransa’nın işgaline.

ELF ve ALF hem çok uyum sağlayabilen hem de becerikli gruplar olduklarını kanıtlamış durumdalar. Bu gruplarda eylem yapan çok az kişi yakalanıp hüküm giydi, ve eylemlerinin çok çok azı engellenebildi. Geleneksel direniş gruplarına kıyasla ALF ve ELF grupları daha gevşektir. Her anlamda ELF ve ALF’in daha da güçlendiğini söyleyebiliriz, bu da hayvan hakları ve çevre hareketlerinin her yıl güçlendiğini göz önüne alınca son derece mantıklı. Eğer bu iki hareketin radikal yer altı grupları her iki davaya da inananların sadece %1’ini temsil ediyorsa bile yer altı direnişinin de büyümesine yardımcı olmaya devam ediyor; çünkü bir şekilde daha anaakım gruplar bu grupları destekliyor, hele de ana akım grupların istenen hedefi başaramadığı anlaşıldıkça bu destek daha da artıyor. Ancak burada ironik olan şey şu ki ekstrem gruplar yüzünden ana akım gruplara daha fazla meşruluk sağlanıyor, yoksa bu mümkün olmazdı. The Sierra Club ve Humane Society of The United States gibi kurumlar ister beğensinler ister beğenmesinler ALF ve ELF eylemlerinin faydasını görüyorlar. Ekstremler yüzünden ılımlı yaklaşımlar ilerleme kaydedebiliyor. Yer altı grupları aslında yığınsal destek gruplarına tazyik sağlayan şok taburları gibiler.

İsrail’in Stern Gang ve Igrun’un eylemleri olmasa bugün var olmayacağı gibi hayvan hakları ve çevre hareketleri de ALF ve ELF olmasa bir şey başaramazlar. Sivil Haklar Hareketi Martin Luther King, Jr. Yanında Kara Panterler’e de sahipti. Hindistan Devrimi’nde Gandi vardı ama Bose da vardı. Hayvan hakları hareketinde Peter Singer var; ama Rod Coronado da var. Hareketler, çeşitlilik olmasa eksik kalırlar.

Aslında, hareketler ancak bu çeşitlilik sayesinde ayakta kalabilirler, bu çeşitlilik eylem spektrumu içerisinde her grubun bir diğer gruba tolerans göstermesini gerektiriyor. Ana akım grupların kaynaklarını heba edip ALF ve ELF gibi gruplara saldırması sadece zaman kaybı. Ana akım grupların gizli eylem gruplarını ya da eylemci bireyleri engelleme içni yapabileceği hiçbir şey yok. Bu eylemlere gönülden katılmamak tek çözümdür. Gizli bir grubun bir eylemini haklı çıkarmak için zorlandığında ana akım grupların yapabileceği şey, problemin ya da tehditin boyutu çok uç noktalarda olduğu için kişilerin ya da grupların da bu meseleye işaret etmek için aşırı önlemlere başvurmak zorunda kalmasından dolayı üzüldüklerini söylemektir.

İşin aslı şu ki isteseniz de istemeseniz de ELF ve ALF çevre ve hayvan hakları varoldukça var olmaya devam edecek. Her iki grup da merkezilikten uzak, çeşitlilik anlamında yaygın, bilinmez ve önceden kestirilmesi imkansız gruplar olup üyelikleri o kadar belirsiz ve geçirgendir ki her iki grubu da ortadan kaldırmak imkansızdır. Aslında, gerçek anlamda var değillerdir. ELF ve ALF gölgelerden meydana gelmiş merkezi bir odağı olmayan gruplardır. Bir eylemciyi tutuklayın eylemciden elde edilecek bilgi en fazla küçük bir hücre grubuyla alakalı olacaktır, çünkü başka hiçbir grupla alakaları yoktur. ELF ve ALF üç harften meydana gelmiş iki grup gibi, bazen bir duvara kırmızı boyayla adı yazılan, bazen bir bildiride adı basılan bazen de kalabalıkta haykırılan iki isimden ibarettir.

Bir hareket insanların kalplerinde ve akıllarında bir fikri yerleştirmeye çalışır. Fikirler su gibi akarlar, bariyerlerden ve engellerin üzerinden akarlar, en az direniş görülen yerlere doğru akarlar, en sert şekilde çarpar, göletlerde sakinleşir ve sonra da uygun ortamda buharlaşıp ortadan kaybolurlar. Bir tsunami dalgası gibi, ne olduğu tamamen anlaşılmadan su ortadan kaybolur. Arkada ise yıkımın bütün izleri kalır. Kurumlar gizli eylemleri engellemek için çabalayabilirler, ama fikirler, hareketler fikirlere odaklanıp şaşırtıcı sonuçlar elde etmediği sürece hiçbir iz bırakamazlar. Nelson Mandela’nın salıverilmesi 1960larda, 70lerde ve 80lerde hız kazanan bir fikirdi, ama en sonunda ırk ayrımcılığının sırtında bir tsunami gibi vurduğunda her şeyi alt üst etti ve ardından da her şeyi sildi süpürdü. 1970lerde hiç kimse Nelson Mandela’nın Güney Afrika’nın başkanı olacağını düşünemezdi. Bu imkansızdı. Ama imkansız olan, gerçek oldu; çünkü hem gizli hem de ana akım bir hareket, hem şiddete başvuran hem de şiddetten uzak bir hareket ama daha önemlisi artık zamanı gelmiş bir hareket sayesinde imkansız gerçek oldu.

İnsanlık doğa kanunları içerisinde her şeyle ve herkesle uyum içerisinde yaşayabilir mi? İnsanlık diğer türlerin toptan yok olmasına bir son verecek mi? Şu anda kulağa imkansız geliyor; ama bu, zamanı henüz gelmemiş bir fikir. Ama nehir akıyor, ve hızlanıyor da; bir gün bu dünyanın insan olmayan sakinleri hak ettikleri mucizeyle karşılaşabilirler- yani Homo Sapiens türünün yarattığı korku olmaksızın bu dünyada yaşayabilme mucizesiyle.

Ana akım hareketler ELF ve ALF’i kabul etmeli ve ana akım eylemlerine devam etmeli. Gelecekte gizli taktiklerin arttığı görülecek, ALF ve ELF saldırıları artacak. Dikkat çekilmesi gereken büyük bir öfke ve hayal kırıklığı havuzu var, hareketler daha çok ceza gördükçe bu öfke ve hayal kırıklığı daha da güçlenecek.

ELF ve ALF’i durdurmanın tek bir yolu var. Basit, gerçekten basit. Toplumun yapması gereken tek şeyi diğer insanlara, diğer türlere ve ekosistemlere karşı uygulanan şiddete son vermektir. Bu grupların var oluş sebepleri ortadan kaldırılmalıdır…hem zaten bu hareketlerin talep ettiği nedir ?

Zulme, yıkıma, ölüme son verip bütün türlerin huzur içerisinde yaşayabilmesi.

Kötü bir amaç değil gerçekten. Neden bu amaca karşı çıkılsın ki?

Bu amaca ulaşıldığında ELF ve ALF ortaya çıktıkları gibi gizemli bir şekilde ortadan kaybolacaklar- tarihin sisleri içerisine gölgeler olarak karışacaklar.”

“established in 1977, sea shepherd conservation society (sscs) is an international non-profit, marine wildlife conservation organization. our mission is to end the destruction of habitat and slaughter of wildlife in the world’s oceans in order to conserve and protect ecosystems and species.

sea shepherd uses innovative direct-action tactics to investigate, document, and take action when necessary to expose and confront illegal activities on the high seas. by safeguarding the biodiversity of our delicately-balanced ocean ecosystems, sea shepherd works to ensure their survival for future generations.”
for further information you can visit:
http://www.seashepherd.org/who-we-are/our-history.html

ingilizce / english !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/2864170549/eco%20pirate%20the%20story%20of%20paul%20watson.part1.rar
https://rapidshare.com/files/4025966797/eco%20pirate%20the%20story%20of%20paul%20watson.part2.rar
https://rapidshare.com/files/2666933675/eco%20pirate%20the%20story%20of%20paul%20watson.part3.rar
https://rapidshare.com/files/524828459/eco%20pirate%20the%20story%20of%20paul%20watson.part4.rar
https://rapidshare.com/files/1870079606/eco%20pirate%20the%20story%20of%20paul%20watson.part5.rar
https://rapidshare.com/files/4159512960/eco%20pirate%20the%20story%20of%20paul%20watson.part6.rar

eğer bir ağaç devrilirse – yeryüzü özgürlük cephesi’nin hikayesi / if a tree falls – a story of the earth liberation front

Posted in aktivizm (activism), Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Çevre (Enviroment), Belgesel (Documentary), Ekoloji (Ecology) on Haziran 20, 2012 by anticopyrighttr

“Daniel McGowan Brooklyn doğumlu, babası polis, orta sınıf ve apolitik bir aileye mensup. İşletme okuduğu üniversite yılları esnasında katılım göstermeye başladığı bir ekoloji derneğiyle beraber yavaş yavaş öfke ve adalet duygularıyla güdülenmeye başlayan bir genç. Kendisini 1999’da ülkenin kuzeybatı ucundaki Oregon eyaletinin Eugene kasabasına ve çeşitli kundaklama eylemlerine sürükleyen süreç, yönetmen Marshall Curry’nin belgeseli ‘Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin Hikâyesi’nde terörizm konusuyla yan yana irdeleniyor.

Earth Liberation Front (ELF), 1990’larda doğa saldırılarına karşı sivil itaatsizlik eylemleri düzenleyen, örneğin 1995’te tomruk şirketlerinin Oregon’daki bir ormana girmesini engelleyen barikatı bir sene boyunca ayakta tutan aktivist bir örgüt. Ortaya koydukları eylemler ise çoğunlukla slogan atmak, kendilerini ağaca zincirlemek ya da oturma protestoları gibi barışçıl eylemler. Bu pasifist mücadele anlayışına karşı inancın sarsıldığı olay ise Symantec şirketi için bir otopark yapılması amacıyla kesilecek tarihi ağaçların korunmasına yönelik bir eylem oluyor. Sabah erken saatte ağaçlara tırmanan aktivistler, polisin acımasız biber gazı saldırısına ve şiddetli dayağına maruz kalıp tutuklanıyor. Bu olay bölgedeki çevreci hareket için radikalleştirici bir kırılma noktası. McGowan da bölgeye böyle bir ortamda geliyor ve başka türlü direniş pratikleri geliştirmek isteyen çevrecilerin arasına dâhil oluyor. Amaç kerestecilik ya da et kesimi gibi sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere zarar vermek. Bu şirketlerin tek güdüsünün para olduğu fikrinden hareketle mülk saldırıları düzenlenmeye karar veriliyor ve 1996’da yakılan iki Orman Hizmetleri istasyonu sonrası, kereste fabrikaları, cip satıcıları ve orman arazisini yok eden bir kayak merkezi gibi hedeflerde yangınlar çıkarılıyor. McGowan bu eylemlerin bir kısmına gözlemci, bir kısmına da eylemci olarak katılıyor. ELF, merkezi bir liderliği olmayan, birbirinden bağımsız ve otonom hücrelerden oluşan bir yapı olduğundan kundaklama vakaları ülkenin dört bir yanına yayılıyor ve ELF Bush yönetimi tarafından ABD’nin en büyük yurt içi terör örgütü olarak isimlendiriliyor. “Terör” kelimesine bir şerh koyalım ve bir kundaklama eyleminin on yıllık sokak protestolarının durduramadığı ihlalleri keskin bir şekilde bitirebilme gücüne sahip olduğunu not edelim.

Bu noktada dönemin siyasal ve sosyal arka planını unutmamak gerekli. 1999, yine ülkenin kuzeybatısında bulunan Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü toplantısı esnasında şiddetli sokak çatışmalarının yaşandığı sene. Aktivistliğin önem kazandığı, insanların sokağa çıkarak bir şeyleri değiştirebileceklerine yeniden inanmaya başladıkları dönem. Aynı zamanda 2001’deki Dünya Ticaret Merkezi saldırısı ile terör kavramının devletlerin bir numaralı fetişi haline geldiği zamanlar. ABD kundaklama eylemlerini ekolojik terör olarak isimlendirmekte zaman kaybetmiyor ve FBI kararlı bir şekilde olayların faillerini yakalamak için çabalıyor. Bir ipucu, bir işbirlikçi derken olaylar çorap söküğü gibi ilerliyor ve ülke genelinde yapılan eş zamanlı baskınlardan birinde McGowan da çalıştığı ofiste yakalanıyor. Hakkında istenen hapis cezası anti-terörizm kanunları çerçevesinde 300 seneden fazla. (Mahkeme sonucu McGowan yedi sene hapis cezası aldı ve şu an terörizm suçlusu sayıldığı için dış dünyayla irtibatının çok zayıf olduğu bir federal hapishanede).

Belgeselin düşündürdüğü en can alıcı soru ise terörizmin ne olduğu. İktidarların kullandığı suçlama terimlerinin içi zamanla boşalır; ‘eşkıya’ kelimesi zamanla olumlu çağrışımlar yaratmaya başlamış, “komünistlik”, “bölücülük” gibi geçmişin suç terimleri günümüzün hak talepleri haline gelmiştir. Terörist kelimesi bu bağlamda muktedirlerin her türlü muhalif eylem ve düşünceyi bastırmak için kullandıkları amorf bir kavramdır. Yüzlerce kundaklama eylemi yapan ancak aldıkları önlemler ve kullandıkları taktikler sayesinde kimsenin burnunun kanamasına sebep vermeyen bir örgüt terörist midir? Eğer kanunlar siyasi kariyerlerin inşası için araç olarak görülüyorsa ve devlet görevlileri şirketlerin kuklaları haline gelmişse, şiddet eylemlerinde bulunmak terörizm midir? Atılan çığlıklara kulaklar kapanıyor ve tepkiler acımasız bir şekilde susturuluyorsa kanunların içinde kalarak anlamlı bir mücadele verilebilir mi? Terörizmin TDK’ya göre tanımları arasında ‘korkutma’, ‘yıldırma’ ve ‘tedhiş’ var. Peki, barışçıl bir şekilde oturma eylemi yapan birinin gözkapaklarını zorla açıp içine biber gazı sıkan polisin yaptığı da bu tanıma uymuyor mu? Maaşa bağladıkları politikacılar vasıtası ile kolluk güçleri üzerinde etki sahibi olan ve toplumun kolektif bir şekilde sahip olduğu kaynakları zapt eden şirketlerin yöneticilerinin yaptıkları da korkutmak ve yıldırmak değil mi? Belgesel tüm aktörleri çelişkileri ve idealleriyle betimleyerek bu soruları da izleyicinin kendisine sormasını sağlıyor.”

In December 2005, Daniel McGowan was arrested by Federal agents in a nationwide sweep of radical environmentalists involved with the earth liberation front– a group the FBI has called America’s “number one domestic terrorism threat.”
For years, the ELF—operating in separate anonymous cells without any central leadership—had launched spectacular arsons against dozens of businesses they accused of destroying the environment: timber companies, SUV dealerships, wild horse slaughterhouses, and a $12 million ski lodge at Vail, Colorado.

With the arrest of Daniel and thirteen others, the government had cracked what was probably the largest ELF cell in America and brought down the group responsible for the very first ELF arsons in this country.

IF A TREE FALLS: A STORY OF THE EARTH LIBERATION FRONT tells the
remarkable story of the rise and fall of this ELF cell, by focusing on the transformation and radicalization of one of its members.

Part coming-of-age tale, part cops-and-robbers thrilller, the film interweaves a verite chronicle of Daniel on house arrest as he faces life in prison, with a dramatic recounting of the events that led to his involvement with the group. And along the way it asks hard questions about environmentalism, activism, and the way we define terrorism.

Drawing from striking archival footage — much of it never before seen — and intimate interviews with ELF members, and with the prosecutor and detective who were chasing them, IF A TREE FALLS explores the tumultuous period from 1995 until early 2001 when environmentalists were clashing with timber companies and law enforcement, and the word “terrorism” had not yet been altered by 9/11.

türkçe altyazılı / english !!!

indir / download:
https://rapidshare.com/files/1961378936/i.a.t.f.part1.rar
https://rapidshare.com/files/3225628555/i.a.t.f.part2.rar
https://rapidshare.com/files/1935867127/i.a.t.f.part3.rar

hakikat / alethea

Posted in aktivizm (activism), Anti Kapitalizm (Anti Capitalism), Çevre (Enviroment), Belgesel (Documentary), Ekoloji (Ecology), insan hakları (human rights), yakın tarih ( near history ) on Nisan 27, 2012 by anticopyrighttr


“‘çok uluslu’ şirketler 1989-1990 yıllarından başlayarak bu coğrafyada siyanürlü özütleme yöntemiyle altın çıkarmak amacıyla lisanslar aldılar.
bu coğrafyanın yaklaşık 600 ayrı noktasında altın buldular ve bu altını çıkartmak istiyorlar.tüm dünyada siyanürlü özütleme yöntemiyle altın çıkartılan maden sayısının 1000 civarında olduğu düşünülürse bu sayının bu coğrafya ve onun ekosistemiyle bağıntılı önemi daha iyi anlaşılacaktır.
bergama ve çevrsindeki 17 köyün halkı 1990-1991 yıllarından başlayarak eurogold adındaki bu maden işltemesine karşı bir direniş başlatmış ve bu direnişi 17 yıldır sürdürmektedir.bu çalışmanın tamamlandığı 2007 ocak ayında şirket hukuksuz olarak danıştay ve aihm kararlarına rağmen çalışmaya devam etmekteydi.”

since the year of 1989 multinational mining companies have been coming to turkey in order to mine gold with the cyanide leaching process. eurogold, an australian and canadian joint is one of them. their mine is situated in bergama. the people living in bergama and the 17 villages in the surroundings started to resist the project. the people won all the instances of their legal struggle. however, the mine still operates.
the story in the documentary is about the people and their long struggle.

türkçe / english subtitled !!!

indir / download:

https://rapidshare.com/files/4131152398/hakikat-alethea.part1.rar
https://rapidshare.com/files/3507507990/hakikat-alethea.part2.rar
https://rapidshare.com/files/4051564665/hakikat-alethea.part3.rar
https://rapidshare.com/files/1638904632/hakikat-alethea.part4.rar